Pazarlama ile ilgili sürekli yeni trendlerle karşı karşıyayız, “Deneyimsel Pazarlama” yani Experiential Marketing de bunlardan biri. Aslında çok da yeni bir söylem değil. Çünkü yıllardır “etkinlik yönetimi” başlığı altında yapılan deneyimsel pazarlamaprojeler ve işlerin birçoğu bir anlamda “deneyimsel pazarlama”yı içermekteydi. Şirketler, değişen alışkanlıklar ve opsiyonların çokluğu sayesinde tüketicinin ipleri elinde tuttuğu bir dünyada pazarlama faaliyetlerini  gerçekleştirmek zorundalar. Bu dünyanın en büyük özelliği ise geleneksel pazarlama faaliyetlerinin yerini kullanıcı deneyimine bırakması. Global çaptaki markaların Youtube kanallarını veya reklam filmlerini izlediğimizde de bu durumun farkına rahatlıkla varabiliriz.

Reklamcıların yıllardır peşinde koştuğu ve duyu organlarını harekete geçirmeye çalıştıkları ürün özellikleri ki bir çorba reklamında masaya oturmuş olan adamın gözlerini kapayarak kokuyu içine çekmesi, gevrek bir bisküvinin kırılırken çıkardığı tazelik hissini veren “çıtırtı” sesi, bir yumuşatıcı reklamındaki yeni yıkanmış havlulara dokunan kadının yumuşaklığı hissettiği dokunuşundaki el hareketleri ve yüz ifadesi vb. aynı ürünle gerçekleştirilen etkinliklerde bunların da ötesinde beş duyuya yönelik olarak hepsini gerçek zamanlı vermek mümkündü.

Bernd Schmitt deneyimsel pazarlamaya şöyle yaklaşıyor:

“Deneyimsel Pazarlama,  tüketicinin marka ile olan ilişkisini daha geniş bir sosyal bağlamda yani bütünsel (holistic) olarak ele alır. Ürüne değil, tüketicinin hayatta ne yapmak istediğine odaklanır. Araştırdığı konu, tüketicinin kendi hayatına hangi anlamı katmak istediğini anlamaktır. Deneyimsel Pazarlama’ya göre, pazarlama işi, ürünü/hizmeti tüketiciye sadece satmaktan ibaret değildir. İşin esası, müşterinin ne yapmak istediğini, nereye varmayı amaçladığını ve söz konusu ürün ile hayatında hangi değişikliği amaçladığını anlamaktır. Görev, müşterinin bu amacına hizmet edecek bir deneyimi ona yaşatmak, hem kalbini hem aklını kazanmaktır. Deneyimsel Pazarlama yapanlar, tüketicilerineğlenmek, uyarılmak, duygusal olarak dokunulmak, eğitilmek istediklerini bilerek pazarlama yaparlar, müşterilerin en az kendileri kadar akıllı olduklarını bilirler, onların zekâ ve akıllarına hakaret etmeden, onlara içten bir dille hitap ederler.”

Experiences

Temel Aksoy‘a sözü bırakalım:

“Tüketiciler ile marka arasındaki o sihirli deneyimsel bağın yaratılması 5 duyumuzun etkin kullanımından geçiyor. Markaların 5 duyumuzun gücünü keşfetmesi ve bunları hayata geçirmeleri önemli farklılaşma potansiyeli içeriyor. Mısır gevreğinin tazelik hissini ‘çıtırtısından’ alırız. Bu bir tesadüften öte, marka sahipleri için önemli bir yatırım konusudur. Kellogg’s bu hissi verecek, o kendine has ‘çıtırtıyı’ yaratabilmek için yıllarca laboratuarlarda deney yaptı.

1990’lı yılların sonlarına doğru Daimler Chrysler, kurduğu yeni bir bölümde, arabanın kapılarının çıkardığı sesler üzerinde çalışmaya başladı.  Bu bölümde çalışan on mühendisin görevi ne araba tasarlamak, ne de verimlilik arttırmaktı, sadece kapılar açılıp, kapanırken çıkabilecek ‘en mükemmel sesi’ bulmaya uğraşıyorlardı. Araba markalarının performanslarının neredeyse eşitlendiği bir dünyada, tüketicilerin artık arabaların kalitesini, iç tasarımının verdiği ‘his’, kapılarından çıkan ‘sesler’, döşemelerin, aksesuarların dokusu ve içindeki ‘koku’ ile algıladıklarını anlamışlardı.

Rolls Royce’un içindeki ‘yeni araba kokusu’ da özel bir çalışmanın ürünüdür.

Starbucks’ın çevreye kahve kokusu yayarak bilinçaltımıza yolladığı mesajlar, mekân tasarımı, görsel malzemeler, değişik kahve türlerini anlatan posterleri, kahve çekirdeklerinin sergilenmesi, sadece kahve içmek ihtiyacını karşılayan değil, müşterisinin 5 duyusunu birden canlandıran bir iş modelidir.

Ambalaj tasarımındaki gelişmeler, bir taraftan görselliğin gücünü anlatırken, diğer taraftan da dokunma duyumuzun kararlarımızda nasıl etkin olduğunu gösterir.

Tat duyusu koku duyusuna eşlik eder. Kokuyla tat arasında derin bir bağ vardır.  Diş macunları da örneğin, tatları kadar, kokularıyla tat duyumuzu harekete geçirmenin yollarını ararlar.

Koku nasıl belleğimizle bağlantılıysa, ses de daha çok ruh halimizle bağlantılıdır. Ürünlerin sesleri bize performansları ile ilgili bir fikir verdiği gibi, mağazalarda çalınan müzik de harcama miktarını ve tüketici trafiğini artırır. Cep telefonunun melodisi gibi basit bir uygulama, Nokia için önemli bir marka farklılaşması sağladı. Aynı şekilde Windows programının açılıp, kapanırken etrafa yaydığı ses, marka farkındalığını besledi.

Bir marka ne kadar çok duyuya hitap ederse, diğer bir deyişle ne kadar güçlü bir duyusal sinerji yaratabilirse, o kadar fazla ilgi sağlıyor. Bunun temel sebebi her duyunun bir diğeriyle içsel bir bağlantısının olmasıdır: Sadece dilimizle değil, burnumuzla da tat alırız. Parmaklarımızla görür, gözlerimizle duyarız. Duyular arasında ne kadar anlamlı ve güçlü bir sinerji kurabilirse, markanın yaşatacağı deneyim de o kadar çekici ve karşı konulmaz olur. Bu sebeple güzel kokan bir yiyeceğin lezzetli, zarif bir şişede sunulan parfümün güzel kokacağını varsayarız.”

Bu noktadan hareketle artık kurumsal etkinliklerdeki beklenen etki ve “deneyimsel pazarlama” iç içe geçmiş durumdadır. Ancak yaratmaya çalışılan bu etki doğru olsa da yine de eksiktir. Çünkü ürünün beş duyuya hitap eden özelliklerinin yanı sıra ve daha da önemlisi ürünün fiziksel özelliklerinden çok tüketiciye olan “soyut” vaatlerinin canlandırılması önem taşımaktadır.

Deneyimsel Pazarlamanın Adımları

Deneyimsel Pazarlamanın Adımları

Peki  bütün bu büyük markaların gündeminde olan deneyimsel pazarlama markalara ne kazandırıyor?

  • Satışlarda Artış: Ürün ya da hizmet  ile ilgili bir deneyim yaşayan kişinin o ürünü kullanmaya istekli olması son derece doğal bir durum. Yapılan araştırmalar da bu durumu kanıtlar nitelikte. Örneğin ABD’deki işletmelerin %74’ü deneyimsel pazarlama sonucu satışlarının arttığını dile getiriyor. Her ne kadar bu oran Türkiye’de daha az olsa da deneyimsel pazarlamanın en önemli etkisinin satışlar olduğu aşikar.
  • Müşteri Memnuniyeti: Yaşatılan deneyimin müşteri memnuniyeti açısından önemi büyük. Evine mutlu dönen müşterinin bir sonraki alacağı ürün ya da hizmeti iple çekmesi şaşırtıcı bir durum olmasa gerek.
  •  Marka Sadakati: Deneyimsel pazarlamanın en önemli faydalarından birisi de müşteriye aşılanan sadıklık duygusu. Yaşanan deneyim sonucunda bilinçaltında filizlenen sadakat duygusu, ürünü ya da hizmeti alma ihtiyacı hissedildiğinde eyleme dönüşüyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki her gün binlerce ürün ya da hizmet ile karşılaşan müşteri için sadakat süreci çok da uzun olmuyor. Bu noktada markaların deneyimsel pazarlamayı bir premium hizmet gibi görmesi yerine sürekli uygulaması sadakatin daha uzun süreli olmasını sağlayacaktır.

Deneyimler her zaman tüketicilerin tercihlerinde işlevsel faydalardan daha önemli bir rol oynarlar, daha yüksek tatmin sağlarlar, anlam yükler ve hatırlanmaya değer hale getirir, konuşulabilecek, anlatılabilecek (ağızdan ağıza pazarlama etkisi ) bir değer yaratırlar.

Yurtdışında EMP (Experimental Marketing Forum) ve IXMA ( International Experiantal Marketing Associotion)’nın  “Experiental Marketing Consumer Study “ ve “Experiental Marketing Insights” araştırmalarına göre;

  • Katılımcıların % 75’i canlı bir pazarlama aktivitesine katıldıkları markanın reklamlarının daha çok dikkatlerini çektiğini,
  • Her 10 kişiden 8’i bu aktivitelere katıldıklarında, deneyimlerini başka insanlarla paylaştıklarını,
  • % 60’ı deneyimsel pazarlama aktivitelerinin satın almaya teşvik ettiğini (aynı oran aynı araştırmada TV Reklamları için % 26, İnternet Reklamları için % 14 olarak geçiyor )
  • Satın alma eyleminin deneyimsel pazarlama aktivitesinden sonra 30 gün içerisinde gerçekleştiğini söyleyenlerin oranı ise % 75’i buluyor.
  • % 89 daha önce deneme şansı buldukları ürünü satın aldıklarında kendilerini daha iyi hissettiklerini söylüyorlar.
  • ROI (Yatırımın Geri Dönüşü) oranı en yüksek olan pazarlama metodu olarak da karşımıza Deneyimsel Pazarlama çıkıyor.
Absolut Chicago Otobüs Durağı Giydirmesi

Absolut Chicago Otobüs Durağı Giydirmesi

 

Mikro E-Ticaret

08 Nisan 2013, Akademik, E-Ticaret, Tek Ürün - Abdullah Önden

Konusuna ya da kategorisine bakılmaksızın tüm işletmelerin temel amacı yaşamlarını sürdürebilmektir. Elbette çoğu işletme bu serüveni “karlı” geçirmeyi ister; kimi başarır, kimi başarısız olur. İşletmeler ürettikleri ürünleri, sundukları hizmetleri bir satış kanalı vasıtası ile pazara ulaştırmalıdır. Geleneksel satış kanalları teknolojinin gelişmesi ile birlikte başta alternatif pazar olarak görülen bu alanlar, şimdilerde “yeni ekonomi” ismi verilen geleceğin ekonomik düzeninin temelini oluşturmaktadır. Elektronik ticaretin kısaltması olan E-ticaret de yeni ekonomi tanımının tam ortasında durmaktadır. Son birkaç yıldır müthiş bir şekilde büyümekte olan bu yeni ticaret kolu bu ivme esnasında pek çok büyük şirketin de ayağa kalkmasını sağlamıştır. Bu makalenin konusu tam burada şekilleniyor. Müthiş hızla büyümüş bu e-ticaret siteleri mikro girişimci için doğru örnekler mi? Gerçekten çok cüzi rakamlar ile e-ticaret yapılabilir mi? E-ticaret gerçekten de kaçırılmaması gereken bir tren mi? Başarılı mikro işletme nasıl olur? Gibi pek çok soruya yanıt vermeye çalışacağım.

Mikro E-Ticaret Nedir?

Bu kavram sektörde bulunduğum sürece görmüş olduğum harekete yaptığım bir tanım aslında. Küçük yatırımlarla piyasaya girip e-ticaretin getirdiği maliyet avantajı ile önündeki klasik işletmelerin yakaladığı başarıya ulaşmak olarak tanımlanabilir. Bunun yanında ürün, fiyat, hizmet, kalite vb. konularda getirdiği yeniliklerle pazara girip diğer e-ticaret oyuncuları ile rekabet için mücadele etmektir.

Mikro e-ticaret dediğimizde aklımıza “düşük sermaye”, “yüksek entelektüel sermaye” gelebilir. Zira her işletme yürüyebilmek için bir sermayeye ihtiyaç duymaktadır, burada işletmeyi ayakta tutacak olan e-ticaret girişimcilerinin deneyimleri, öngörüleri ve yaratacakları farktır. Buradan anlaşılacağı üzere entelektüel sermayesi bulunmayan işletmelerin, düşük sermaye ile e-ticaret projelerinde başarılı olmaları çok zordur, zira ne konuda bilgileri vardır, ne de finansal yatırımları. Bu ikisi olmadığında sektörde hareket kabiliyetleri olmayacak ve yalnızca belirli bir kitleye hizmet edebileceklerdir.

İlüzyona Kapılmayın!e-ticaret-secenekleri

Ülkemizde sıcak görülen her şeye yüksek talep vardır, bilmesek de o yeniliğe sahip olmak isteriz. E-ticarette de aynı şeyleri yaşamaktayız. BKM’nin dönemsel e-ticaret rakamları, büyük oyuncuların açıkladığı cirolar, medyanın sıcak telkinleri ile her gün büyük bir coşku ile pek çok kişi & kurum sektöre girmektedir. Bu güzel başlangıçlar plansız büyümeler, analiz yapılmadan girişilmiş projeler sebebiyle ön görülemeyen pek çok sorunun oluşmasına ve bu oyuncuların sessizce yok olmalarına sebep olmaktadır. Bu sebepledir ki sektöre girmek isteyen herkes basit de olsa bir iş planı yapmalı, yolundaki her şeyi ayıklamalı, dönemsel hedeflerini koymalı ve buna göre yola çıkmalıdır. Sektördeki büyük oyuncuların çoğu ciddi sermaye ile kurulmuştur, mikro e-ticaret mantığı ile ivme yakalayıp sektörde tutunan firmalar incelendiğinde yaptıkları titiz çalışma ve büyüme esnasındaki kurumsallaşmaları incelenmelidir. Bu firmaların kafanızda oluşturdukları heyecanı orada tutup ciddi bir şekilde plan yapıp gerçekten mikro e-ticarete hazır mısınızı düşünmeniz gerekmektedir.

Bir e-ticaret projesi için ne gereklidir?

İster mikro, ister makro, ister kişisel ister kurumsal boyutta olsun tüm e-ticaret projelerinin temel e-ticaret sorularını karşılaması gereklidir.

–          Hangi alanda/kategoride hizmet vereceksiniz?

–          Şirket kurdunuz mu?

–          Ürününleriniz belirlendi mi?

–          Ürünlerinizin tedarikçileri belirli mi?

–          Hangi ödeme seçeneklerini sunacaksınız? Banka ya da diğer ödeme sistemleri ile anlaştınız mı?

–          Kargo firmanızla anlaştınız mı?

–          Lojistik sisteminiz hazır mı? Sevkiyat, paketleme ekibi hazır mı?

–          Faturanızı bastırdınız mı?

–          Temel bilişim gereçleriniz hazır mı?

–          E-ticaret siteniz hazır mı?

–          İş bölümü yaptınız mı?

Bu liste uzatılabilir, ama daha bunları düşünmeden heyecanla e-ticaret projesi oluşturanların sayısı o kadar çok ki, ayrıca bir e-ticarete mikro giriş makalesi yayınlamak gerekiyor.

Sektörün Vampirleri: E-ticaret Altyapı Firmaları

E-ticaret operasyonu yukarıdaki maddelerden de anlaşılabileceği üzere her alanda ihtiyaca sahip, aynı zamanda ihtiyaç karşılayan bir gelişmiş bir süreçtir. Elbette bu sürecin problemsizce yürüyebilmesi için gelişmiş yazılımlara ihtiyaç duyulur. Bu yazılım bir yandan müşterilerinize hizmet verirken bir yandan bankalar ile görüşür, aynı anda kargolarla iletişimdedir. Bunun yanında sağladığı mailing, ürün, kullanıcı, sipariş yönetimi, raporlamalar ve daha sayılabilecek pek çok özelliği bu yazılımları oldukça maliyetli hale getirmektedir.

İşte burada devreye e-ticaret alt yapı firmaları devreye girmektedir. “1 günde sanal mağaza”, “paketlerde süper kampanya”, “treni kaçırmadan bizi tercih edin” şeklinde pazarlanan bu teknoloji ürünleri kendilerini sunan firmaların ne kadar e-ticareti yanlış anladıklarını ve ne kadar kötü bir pazarlama yeteneğine sahip olduklarını göstermektedir.

Başından beri anlattığım üzere e-ticaret 1 günde kurulamayacak kadar önemli bir ticari faaliyettir. E-ticaret sitesinin arka tarafı ne kadar özenli planlanmalı ise, ön tarafı da böyle planlanmalıdır. Zira siz ne kadar özenli bir lojistik sisteme sahip olursanız olun, ne kadar büyük bankalarla anlaşmış olursanız olun müşteriniz sizi e-ticaret siteniz kadar tanıyacaktır ve güvenecektir. Elbette sözümüz her altyapı sağlayıcısına değil, fakat müşterisinin hedeflerini, konumlanmasını dahi önemsemeden sadece paket satmayı hedefleyen pek çok yazılım firması yüzünden sektöre can getirebilecek işletmeler girer girmez sektörden soğumakta, yazılımın etrafına ördüğü duvar sebebiyle hareket edemeyip olduğu yerde kalmaktadır.

E-ticaretin ivmesi onu bir trene dönüştürmemelidir. Zira klasik ticaret kuralları burada da yürürlülüğünü sürdürmektedir, hızlı büyümek önünüzdeki duvarı görmenize mani olabilir. Bu sebeple kararlı, emin adımlarla, yüksek müşteri memnuniyeti ve kaliteli hizmet ile büyümek e-ticaret firmalarının hedefi olmalıdır. Zira internet 2016’da bitmeyecek, önümüzdeki jenerasyon internete daha çok güvenen bir kuşaktan oluşacaktır. Bu günlerde tohumlarını attığımız geleceğin e-ticaretinde yer almak isteyen firmalar hızlı büyümeden ziyade kararlı ve emin adımlarla konumlanmalıdır.

Her şey hazır, ya şimdi?

Yukarıdaki temel e-ticaret ihtiyaçlarını karşıladığınızı kabul ettiğimizde bir sonraki sorulara hazırız demektir.

–          E-ticaret modelimiz ne? Fırsat sitesi miyiz yoksa pazarda belirli kategoriler üzerine mi yoğunlaşacağız? Yoksa klasik e-ticaret modelinde miyiz?

–          Farkımız ne olacak? Nereye konumlanmak istiyoruz?

–          Kimi hedefliyoruz?

–          Ne kadar reklam bütçemiz var?

–          Hangi reklam modeli? Klasik, viral, gerilla?

–          Müşteri hizmetleri bölümümüz hazır mı? Telefon ile destek verilecek mi?

–          Stoklu mu çalışacağız?

–          Stoklu çalışacaksak depolama kapasitemiz ne?

–          Stoklarımız erimezse ne yapacağız? İade konusunda tedarikçi ile anlaştık mı?

–          Stoksuz çalışacaksak sipariş teslim sözlerini tutabilecek miyiz?

–          Tedarikçilerimiz bizi yarı yolda bırakabilir mi?

–          Ödemeleri nasıl ve ne sürede gerçekleştireceğiz? Vadeli mi peşin mi çalışacağız?

–          Herkes ne yapacağını biliyor değil mi?

E-ticaret projelerin en renkli günleri ilk günleridir. İster bu konuda müthiş deneyimli olun, ister ilk projeniz olsun ne ile karşılaşacağınızı tam olarak kestiremezsiniz. Kimi büyük bütçeli proje beklediği satış adetini yakalayamazken, kimi ufak ama doğru alana konumlanmış proje beklentisinin çok üstünde rakamlara hızla ulaşabilir.

Burada farkı yaratacak olan müşterinin beklenti ve ihtiyacını ne kadar etkin karşıladığınız, pazarlamanın ne kadar doğru yapıldığı ve uygulandığıdır.

Başarılı Mikro E-Ticaret Nasıl Olunur?

–          Sakin olun.

–          E-ticaret konusunda araştırma yapın. Ama ne çok kaybolun, ne de yetersiz kalın.

–          Fikrinize ne çok aşık olun, ne de her an kaçabilir pozisyonda.

–          İyi bir yazılımdan ziyade çok iyi bir yazılım ekibiniz olsun. E-ticaret sürekli gelişecek, arkanıza baktığınızda yaslanacağınız bir teknik partneriniz olsun.

–          İhtiyaca odaklanın, dağılmayın. Büyüyorsanız yine odaklandığınız konuyu geliştirin, ek odaklanmalara girişmeyin. Batıyorsanız derin bir nefes alın ve nerede yanlış yaptığınızı görmeye çalışın.

–          Ortaksanız çok keskin ve acımasız yaptırımlar belirleyin. Görev tanımı, yatırım, kazanç konuları en iyi ve en kötüye hazır olsun.

–          Ne olursa olsun çok ama çok çalışın.

E-Ticarete Girmemesi Gerekenlerin Söylemleri

–          Herkes giriyor bizim neyimiz eksik.

–          E-ticarette ne koysan satılıyormuş.

–          Bizim çocuklar hallederler ya..

–          Ahmet oğlum öğren e-ticaret neymiş biz de yapalım.

–          Bir an önce zengin olmamız lazım.

–          E-ticarete gireceğiz ama bütçemiz çok az.

–          Ucuz yazılımla başlarız sonra büyütürüz.

–          Yolda öğreniriz, insanlar annelerinin karnında öğrenmediya.

–          Google reklamı versek yeter.

Yeniden Tanımlayalım: Mikro E-Ticaret Nedir?

Belirli bir ihtiyacı görüp, onu karşılamaya kendisini adamış, konusunda uzman, güçlü bir altyapısı olan e-ticaret girişimcilerinin minimum sermaye ile oluşturdukları bir e-ticaret alanıdır. Burada girişimci tüm bu niteliklere sahip olabileceği gibi, makul sermayesi ile doğru insanları toplayabilen girişimciler de mikro e-ticarete girişebilirler. Evet 2000 TL bütçe ile pazara girenler de mikro e-ticarettir, fakat bu projeler üzerine sürekli uğraşılmadığı için kendisini döndürememekte ve bir e-ticaret yapısından çıkmaktadırlar.

Mikro e-ticaret için olması gerekenler:

–          50.000 TL’den aşağı sermaye.

–          5’ten düşük çalışan.

–          Günlük ortalama en az 5 sipariş.

–          E-ticaret sitesine dedike en az 1 kişi.

 

 

tüketici bir robot mudur?Önceleri sadece bayramlar vardı, ama en değerli varlıklarımız annelerimizin de bir bayramı olmalıydı. Peki ya sevgililerimiz? Ama babalara da ayıp oluyor. O zaman yeni bir yılı da karşılaşamaya hazır mıyız! Bugün değinmek istediğim konu ülkemizde giderek daha etkin ve yaygın bir şekilde kutlanmaya başlayan “özel günler” ve Türkiye ekonomisindeki yeri.

Özel günler gerçekten özel gün müdür, yoksa değil midir klişesine girmeyeceğim, dikkat çekmeye çalışacağım konu bu günlerde ticari işletmelerin tüketicilere olan yaklaşımlarıdır. Öncelikle “özel gün” nedir, piyasadaki algısı nasıldır, tüketici üzerindeki anlamı nedir bunu bir irdeleyelim.

Özel gün, tarihte yaşanmış belirli olay ya da olaylar sonucunda akılda kalmış günlerin zamanla kavramlaşarak anma günü olarak adlandırılması olarak ifade edilebilir. Yoldan geçen birisini durdurup sorduğunuzda size 14 Şubat’ın sevgililer günü, 1 Ocak’ın yılbaşı hadi zorlasanız 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olduğunu söyleyecektir. Her yıl, mayıs ayının ikinci pazarı tüm dünyada “anneler günü” olarak kutlanıyor. Aslında anneler günü kavramı hayatımıza, antik Yunan’da kutlanan “bahar bayramı” ile girdi. Yunanlıların, “yeryüzünün annesi” olarak tanımladıkları Rhea’ya adadıkları bayram, dünyada “anneler günü” kutlamasına dönüştü. Sevgililer günü,babalar günü, öğretmenler günü dedikçe aslında bir “özel günler ekonomisi” kavramı oluşmaya başladı.

Peki bir ticari işletme açısından bakıldığında bu gün nedir? Ülkemizde bunun tek bir anlamı vardır: Para! Giderek ciddi bir tüketim toplumuna dönüşen Türkiye’de işletmeler bu günler için ciddi yatırımlar yapmakta ve bu yatırımlar sonucunda da özel günler bu kadar ön plana çıkartılmaktadır. Ramazan ayı geldiğinde Coca Cola’nın yayınladığı iftar temalı reklamlar, kurban bayramı geldiğinde Carrefour’un kurbanlık hayvan satışı yapması kurumsal anlamda bu günlerin nasıl ticareri anlamda ele alındığına güzel birer örnektir. İnsanların anlam yüklediği ve bu anlamın yarattığı talebe karşılık vermek işletmelerin görevidir. Burada rakamlar incelendiğinde sevgililer gününde gül satışlarında anlamlı oranda bir yükseliş varsa, çiçek sektörü bu güne özel eylem planları geliştirmeli, oluşan talebi karşılamak için çalışmalı daha sonra oluşacak rekabette öne geçmek için fırsatlar yaratmalıdır.

Sevgililer günü, anneler günü, yılbaşı, ramazan, kurban bayramı bunlar şüphesiz insanlar tarafından değer verilen günlerdir. Ama işletmelere 28 Şubat “sivil savunma günü”, 1 Haziran “gözlükçüler ve optisyenler günü”, 13 Ekim “dünya konut günü” tarihlerini not ettirerek bu günlere özel çalışmalar yapmalarını önermek sağlıklı bir yaklaşım değildir. Yine pazarlama stratejisi belirlenirken bu günlerin gelmesini beklemek de doğru değildir. Bu günler yaklaştıkça müşterilerinizin karşısına geçip avuç ovuşturmak imajı çizmek firmaların kaçınması gereken davranışlardandır.

Tüketici robot değildir. Monopol (tekelci) yaklaşımın bitmesi ve tam rekabetçi piyasa kavramının hakim olmasından beri pazarlama anlamında Türkiye oldukça yol katetmiştir. Fakat nedendir bilinmez tüketiciye olan bakış açısındaki gelişme aynı oranda olmamıştır. Eskiden rekabet azken ne kadar üretirseniz ve ne fiyata sunarsanız sunun satın alma işlemi gerçekleştiren tüketici, günümüzde pek çok alternatife sahip olabilmektedir. Burada tüketicilerin yaklaşımları detaylı bir şekilde incelenerek nokta atışı yapılmalıdır. Büyük ölçekli firmalara baktığınızda özel günlere özel stratejiler geliştirildiğini görmekteyiz. Sevgililer gününde yılın modası, ramazan bayramında dini ögelere olan hassasiyet, kadınlar gününde kullanılacak renkler ve tüm bu çalışmalarda kullanılacak metinlerden dip noktalara kadar hassaslıkla çalışılmaktadır ki zaten doğrusu da budur. Yapılan yanlışlar ise daha çok kurumsallaşamamış firmalardan gelmektedir. “Sevgililer gününe özel kampanya olsun da, nasıl olursa olsun” yaklaşımı ile sırf “yapmak için yapmak” doğru değil aksine işletmelere zarar verebilecek olaylardır. Bu günler için yapılan girişimlerde müşteri tarafından sezilen samimiyetsizlik müşterinin kaybına, daha kötüsü en etkili pazarlama silahı olan ağızdan ağıza yoluyla çevresine yayılması ile beklenmedik bir etki ile pozitif amaçlarla yapılan bir girişimin negatife dönüşmesine sebep olabilir.

Bu bağlamda ciddi anlamda tüketim yapılan bu günlerde müşterilerinizin algısını pozitif anlamda değiştirecek kampanyalar gerçekleştirmek, firmaların ciro yapmakdan daha öncelikli hedefi olmalıdır. Zira hasarlı pazarlama stratejisi ile yola çıkıldığında bir sonraki sene özel gün hasılatı hiç beklenmedik seviyelere düşebilir. İyi bir firma bu fırsat gününde, müşterilerini robot olarak görmeyi bırakıp beklentilerini iyi analiz etmeli, taleplerini doğru algılamalı, buna göre bir strateji geliştirip satışa yönelmelidir. İşte bu firmalar o sene içinde nihai tüketicilerin çevreleri tarafından da takdir toplayacak, gelecek sene de diğer firmaların biraz daha önüne geçmiş olacaklardır.

Excited Shopping Woman

Madalyoncu

02 Mart 2013, Başucu Yazıları, Fikriyat - Abdullah Önden

Profesyonel olarak insanım, yıllardır. Herkes gibi gözlerim kaydetti pek çok şeyi ve hala ısrarla kaydediyor bir yerlere. Güne uyandıktan sonra biraz ayılınca kafamızdaki listemize göre hayatımıza devam ediyoruz. Pek çok doğrumuz oluşmuş zamanla. Çinli bir insanın yaşam boyu edindiği doğrular ile benimkisi elbette farklı. Ama yıllar yılar içerisinde bir an dahi olsa bir his ile ortak an yaşadığımıza eminim o Çinli ile. Buna insanın içindeki “ruh çarpıntısı” ismini koydum. Hepimiz zorla bu dünyaya çekildik. İçinde bulunduğumuz toplumda yer edinebilmek için bizden öncekilerin kurallarını kabul ettik ve doğru olarak gösterdikleri yola girdik, yürüdük. Belki biraz sorguladık, belki kimine göre karşısında bile olduk ama ister karşısında ister içinde olalım, yine birilerinin istediği yerde olduk.

Yazmayı, paylaşmayı, sohbet etmeyi, dinlemeyi, gözlerimi kapatmayı hep sevdim. Çünkü gözlerimi kapatınca hayal ettim, yazınca paylaştım, sohbet edince dinlendim, dinleyince öğrendim. Bu harika ilüzyonda madalyayı arada görür gibi oluyorum, bugün de öyle gibi. Bir saniyelik de olsa o madalyayı hissettim, sallayanı gördüm. Onunla konuşmak istedim; “neden ve nereye?”. Çevremdeki ve çevrenizdeki herkes bir maratonda, öyle bir maratona döndürdük ki bu gezegeni artık bu yazdığımız yazının sonuna kadar okuyacak kişi sayısı bile çok az. Sabırsızız. Madalyoncunun istediği sınıfı hemen kabul edip detayı düşünmek bile istemiyoruz. Bazen ruh çarpıntıları ile sürüklenebiliyoruz, sonuç olarak kalp kırıklıkları elimizde dururken daha çok karmaşa ile madalyoncumuza madalyonu daha hızlı sallaması için yakarıyoruz.

Bu kötü bir şey değil elbette. Kimisi düzen der buna, kimisi oyun. Önemli olan hayat denen şeyin güzel bir deney olduğu. Benim görüşüm bu deneyde kazananlar, karşısındakini sevenlerdir. Kimisi sevme güdüsünü yitirir, kimisi sevgiye nasıl karşılık vereceğini bile unutmuştur. Burada kazananlar şüphesiz bu oyunda kalp kırmamayı tercih edenler olacaktır. Sabır size daha fazla kalp kırıntısı sunabilir ama huzurlu olursunuz. Alçakgönüllülük sizi kenara itebilir ama bir inci olduğunuz gerçeğini karartamaz. Affediciliğiniz manipüle edilebilir ama kalbiniz temiz kalır. İnsanlara iyi davranmanız başkalarının sizi kullanmasına ve üzmesine neden olabilir ama ruhunuz yorgun hissetseniz de aslında çelik gibi sağlamdır.

Bu yazının bir başlığı, girişi ya da gelişmesi yok aslında. Günlerdir pek çok yazılım kodu, yazmak istediğim metin, e-ticaret projeleri, kreatif çalışmalar, arkadaşlar, kalp kırıklıkları, hayaller, doktora, bilimsel makale, muhasebe, fatura, iade.. ve pek çok şey içerisinde boğuşuyorum. Tüm bu süreçte bir türlü geçmeyen bir ruh çarpıntım vardı, bu şekilde rahatlayacağıma emin oldum. Hem belki paylaştığımda yalnız olmadığımı da görmüş olurum dedim.

Sonuçta hepimiz aynıyız ve aynı zamanda bir o kadar farklıyız. Madalyonumuz düşene kadar da bu şekilde devam edeceğiz yolumuza, bir zaman sonra kendimizi kandırmaya o kadar alışacağız ki madalyonu, madalyoncuyu ve mutlak sonu unutmuş olacağız. Tek arzum artık nasıl bir canlı olduğuna aklımın yetmediği “kendi zamanımda” biraz da olsa insanlara faydalı olabilmek, onları mutlu edebilmek.

Umarım ben de bir gün kendi madalyoncumu unutmam.

Madalyon

 

business icon_128x128Sağıma bakıyorum girişimcilik, soluma bakıyorum internet projeleri. Zamanında anlattığımda “ne internet projesi mi?” diyip gülümseyen sektördekiler geliyor aklımda. Hep böyle olsun, yalnız olmayayım istemiştim. Ama sanki her konuda olduğu gibi bu konuda da birazcık fazla gündem var. Ne oldu da 6 senede Türk internetinde bir devrim yaşandı? Bu karmaşaya minimal bir bakış atmak istiyorum. O halde 6 asır gibi gelen 6 yılı kısaca özetleyerek başlayayım.

ADSL müthiş bir roketti. TTNET 2006 Nisan ayında Telekom’dan bağımsız hareket etmeye başladı ve bu tarih bence Türk interneti için çok ama çok önemli bir gün oldu. Bunu hep söyledim ve söyleyeceğim; Türkiye için internetin dönüm noktası sürekli eleştirsek de TTNET ve ADSL‘dir. Bu şirket büyük yatırımlar sonucu insanları internete inandırdı, modemlerine kavuşturdu ve internete bağladı. Sonrasında şimdi hayatımızda büyük yer kaplayan Facebook, Twitter, Youtube gibi internet siteleri ile dünya ve Türk insanı internette yaşamlarını sürdürmeye başladı. Bugün bu yazımda adı geçmeyen ama bundan çok değil birkaç sene sonra “onsuz bir hayat düşünemiyorum” diyeceğimiz diğer internet siteleri gün geçtikçe hayatımızda yer almaya devam edecekler.

24 Ocak 2007‘de yayına başladığım ve 6. yaşına giren bu blog benim de geçmişe bakıp sorular sormamı sağlıyor. Nereye doğru gittiğimizi, bu kavramların nasıl son 3 senede artık iyice birbirine girdiğini anlamaya çalışıyorum. Balon mu demeli, heyecan mı demeli, hareket mi demeli? Aslında seneler önce söylediklerimiz dışında hiçbir şey konuşulmuyor şu an. Biraz daha janjan, biraz daha derin terminoloji. Hepsi zenginleşen ve kalabalıklaşan Türk internetinin bir sonucu. Uzun süredir takip ettiğim, profesyonel olarak 7. seneme girdiğim, son 2 senemde aktif girişimçi olarak rol aldığım, akademik olarak içinde yer aldığım bu oyunun ana kavramları olan teknoloji, girişimcilik, internet girişimleri ve işletme kavramlarını özetlemek isterim. Diğer kardeşlerinden şu günlerde biraz daha öne çıkan “girişimcilik” ile başlamak istiyorum sözlerime.

Girişimcilik. Girişmek. Biraz kaba duruyor değil mi? Ama inanın değil. Tıpkı söylendiği gibi, sağlı sollu kendini kaybetmişçesine, terleyerek; ama hastalıktan mı hareketten mi bilinmeyen bir terleme ile, sağlıklı düşünemeden koşmak? Ya da aniden durmak ve öksürmek? Tanımdan da anlayacağınız gibi girişimciliğin net bir tarifi olamaz. Her girişimin doğduğu ayrı bir dünya vardır. Kimi rahat bir ortamda dünyaya gelir, kimi yoklukta, tıpkı dünyada yaşayan insanlar gibi; her ikisinin de şansı vardır. Kimi daha şanslıdır, kimiyse daha azimli, kararlı ve isabetli. İşte zaten girişimciliği güzel ve heyecanlı yapan da bunlar zaten.

Şimdi günümüzde popüler olan girişimcilik üzerine pek çok konferans, etkinlik mevcut. Girişimcileri hedefleyen girişimler bunlar, bu kadar sıcak bir konudan kazanımlar sağlamak elbette girişilmeye değer yatırımlardır. Peki girişimcilik bir konferansa gidip, eğitim alıp, gaza gelinip yapılacak bir iş midir? Girişimcilik sizi birinin itmesi ile ortaya çıkacak bir şey midir? Girişimcilik size birilerinin birkaç bin TL tutuşturup yapmanızı sağlayacağı bir şey midir? Ya da projeniz süpermiş diyip ödül verilince mi anlamlı olacağını düşünüyorsunuz? Girişimcinin böyle şeylere ihtiyacı yok. Girişimcilik üzerine etkinlik düzenleyenlerden de ricam alev alev yanan girişimcileri kovuklarından çıkarın, çok daha faydalı ve acı konuşacaklardır emin olun. Şu an bir etkinlikten diğerine koşan konuşmacılar ve aslında girişimci olmayan insanlar gündemde, burada bir yanlış var.

Girişimci: girişir. Çok basit bir tanım değil mi? Bir ışık görür, inanır, girişir. Adı üstünde girişimci. Sonuçtan bahsediyor muyuz? Detaylara takılıyor muyuz? Basit olacaksınız. Işığı konferanslarda arıyorsanız, o ışığı tekdüze yazılardan üretebileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hele hele “bir hareket varmış internette, biz de illa bir şeyler üretiriz” diyenler. I-ıh, gerçekten olmaz. Girişimcinin buna vakti yoktur. Olamaz. Olmamalı. Ben girişimim 2. yılına yaklaşırken, bir gece yarısı artık rahatlamak için yazıyorum bunları. Biz asıl girişimciler kapanmış harıl harıl çalışırken cicili bicili üstü açık girişimcilik otobüslerine sıkıştırılan insanlarla tur atan pazarlama uzmanlarını görünce gülümsüyorum.

girişimci-ışığı

Girişimci girişsin. Bir şey aramasın, desteğe güvenmesin. Işığını bulsun ve peşinden gitsin. Kendisini yolundan döndürmeye çalışan olur, fikrine hayran kalanlar olur, o olur şu olur bu olur. Hiç önemli değil. Doğru olduğuna inandığı yola girsin ve devam etsin. Hibe, yatırım, ciro, kar. Bunları düşünmesin bir süre, sadece öze odaklansın. Kafası biraz çalışan bir kişi zaten ayakta kalması gerektiğini bilir. İster sıfırları bitmeyecek gibi duran bir şirket olsun, ister tek sıfıra sahip bir küçük şahıs olsun işletmenin ana kanunu hep işleyecektir, şirketler doğarlar büyürler ve ölürler. Bizler bu ölümü olabildiğince ötelemeye çalışanlarız. Girişimci de tıpkı kendisi gibi ışığının da sönmemesi için temel planını yapmalı ve yola çıkmalı.

İnternet. Geçen gün öss hazırlık kitabımı buldum. Sene 2001. Arasından bir kara kalem site taslağı düştü. O zaman tutacağına inandığım bir komünite projesini çalışmışım. Çocukça ve bir o kadar tatlı. Gülümsedim. Hayalim mimar olmaktı, şu an sanal yapılar inşaa ediyorum ve her gün koca bir gülümseme ile uyanıyorum. Zira bu kara kalemi çizmemden 12 sene sonra yine aynı şeyi yapıyorum ve severek yapıyorum. O kadar garip ki internet, aynı zamanda o kadar da aynı aslında. Sadece sunum ve bakış açısı değişti. Yonja’da arkadaş arayan insanlar, şimdi Facebook’ta arkadaşlarını buldu. Çok basit farklar dünyayı değiştirebiliyor işte. Blog yazdıramadığımız insanlar microblog denen 120 karaktere hayatlarını sığdırmayı başardılar. Televizyon internette olacakmış denildiğinde gülenler şimdi Gangnam Style ile hopluyorlar. Kredi kartını yastık altında saklayanlar şimdi saat sayıp kampanya tüketiyor. Kısacası biz internet girişimcileri için bir “wonderland” yaratıldı. İnternetin doğuşunu görmüş kuşağın bir ferdi olarak (ki doğum olarak Google’ın ortaya çıkışını kabul ediyorum) bunun henüz bir başlangıç olduğunu hatırlatmak isterim. Dünyanın en büyük internet sitelerine baktığınızda yine benim kabul ettiğim basitlik kavramının etrafında döndüklerini göreceksiniz, zira internet temel ihtiyaçları karşılamak için doğmuştur.

Google: Ne arıyorsun?

Facebook: Kimi arıyorsun?

Twitter: Ne düşünüyorsun?

Amazon: Ne almak istiyorsun?

Youtube: Ne izlemek istiyorsun?

Wikipedi: Ne bilmek istiyorsun?

Sorulara eklenen parametre sayısı arttıkça ulaşabileceğiniz kitle de aynı oranda daralır, ama bu kötü bir şey değildir. Zira temel ihtiyaçlar bellidir. Ya bir ihtiyaç doğuracaksınız ya da araya parametre sıkıştırıp boş kalmış bir alanı doldurmaya çalışacaksınız.

CNN: Haberleri okudun mu?

Yemeksepeti: Ne yemek istersin?

Markafoni: Bu kampanya hoşuna gitti mi?

Ekşi Sözlük: Bugün ne oldu biliyor musun?

simplicity_is_beauty_by_cifro-d38rys2

Görüleceği üzere bir internet projesinin temel yaşama şansı yanıtladığı sorularda gizlidir. Bir soruya yanıt verebiliyorsanız bu soruyu soran insanlar sizinledir. Ne kadar fazla bu soruyu soran insana ulaşırsanız ağınız o kadar genişler. Yani o kadar zor değil? Değil? Emin misiniz? Sizce yukarıda saydığım ve hepimizin kullandığı fikirleri kaç yüz bin kişi düşündü? Hatta kaç bini kolları sıvadı? Hatta kaçı yayına dahi aldı farkında mısınız? İşte burada gerçekler ortaya çıkıyor: İşletme.

Fikir gerçekten değerli bir şeydir. Ama uygulama her şeydir. Uygulamaya geçiremedikten sonra fikrinizin hiçbir değeri yoktur, üzgünüm. Bir yazılımevi sahibi olarak takdir edersiniz ki sürekli girişimciler ile görüşüyoruz, çalışıyoruz. Fikrini anlatmadan önce önümüze sözleşme getirenden tutun, tam projesini anlatacakken yutkunup sessizleşenine.. Fikrinizi uygulayın. Kimse fikrinizi çalıp uygulamaya geçirmez. Ha bir şekilde çaldıysa da üzgünüm ama siz daha önce uygulamalıydınız. Tamam fikir de paylaşıldı, yazılım geliştiriliyor her şey harika. Peki ya işletme tarafı? KDV? Vergiler? İmzalar? Sözleşmeler? Gider? Operasyon? Karlılık?

Bir iş planınız yoksa ya da bir noktadan sonra oluşturamıyorsanız ucu belirsiz bir tüneldesiniz demektir. Şu kararı vermeniz gerekli, korku mu çözüm mü? Zira hiçbir şey için geç değil. Artık deneyimlisiniz, görüyorsunuz, anlatılanlar deneyimler ile çarpışıyor, harmanlanıyor ve garip bir şeye dönüşüyor. İşte bu ufkunuzun genişliyor olması demektir. Bu noktadan sonra adımlarınızı planlamalı, hesaplamalı ve ince ince düşünmelisiniz. Karlılık hedefleriniz yolunda mı? Ekip nasıl? Yoksa ekibe ihtiyaç yok mu? Ortaklar ne durumda, yoksa verimsizler mi? Gider durumu nedir, cironuz her ay artarken maliyetleriniz ne alemde? Bu hesapları inceledikten sonra iş planınız ile karşılaştırmalı ve gerekiyorsa acil eylem planı yapmalısınız ki hızlı bir çakılış olmasın. Hiçbir zaman hiçbir girişim ivmesine güvenmemeli. Plana sadık kalınmalı ve yola devam edilmeli. Teknoloji şirketlerinin çoğunun hızlı büyüyüp hızlı batmasının bir sebebi de budur, gelirlerinize güvenmeyin onları kararlı kılın ve ne olursa olsun planlı ve programlı olun.

Uzun süredir gündemde olan bu geniş kavramları, elimden geldiğince kısa tutarak özetlemeye gayret gösterdim. Elbette bunlar kendi deneyimlerim sonucu oluşan fikirlerim. Bir bilgisayar mühendisi, işletme uzmanı, yazılımcı, proje yöneticisi, e-ticaret girşimcisi, internet kitapçısı, öğrenci kimliklerimin harmanı aslında.  Eminim pek güzel günler Türk internetini bekliyor. Umarım o günler geldiğinde ben bu yazıyı bakıp tebessüm edebilirim.

Onlarla internette her yerde karşılaşıyoruz; haber sitelerinde, dizi izlerken hatta açın Facebook’unuzu kenardaki reklamlardan biri kesinlikle tek ürün sitesidir. İnternet varolduğundan beri tek ürün siteleri hayatımızda. Onları karanlık sokak olarak ifade ettim çünkü sayıları ne kadar fazla olursa ciroları ne kadar yüksek olursa olsun e-ticaretin gündem olduğu hiçbir yerde hakkında konuşulduğunu duymazsınız. Başlarda cinsel ürünlerle yaygın oldukları görülse de şimdilerde o kadar çok kategoride bu tarz e-ticaret projesi var ki; bitkisel ilaçlar, elektronik cihazlar, ayakkabılar, yaratıcı ürünler ve ciddi reklam yatırımları yapıyor bu siteler arkasındakiler. Bu yazımla birlikte bu karanlık sokağı biraz olsun aydınlatmak istiyorum.

E-ticaret’in artık günümüzde oturmaya başladığı, aslında bildiğimiz modellerin özel bir isme sahip olduğunu farkettiğimiz e-ticaret sektöründe, hiç de küçümsenemeyecek bir pazara sahip tek ürün siteleri. Tek ürün kavramı her gün farklı bir ürün satan sitelerle karıştırılmamalı. Bahsettiğimiz aslında tek bir ürünün tanıtımına odaklanmış web siteleri. Yukarıda saydığımız kategoriler ile bu e-ticaret modelinin özdeşmesi, bu modelin underground olarak yayılması ve görmezden gelinmesini sağlıyor, fakat bu model acaba neden başarılı? Eğer doğru sektörlerce doğru ürünler üzerinden uygulanırsa nasıl sonuç verir?

Uzun zamandır üzerine düşündüğüm ve araştırma yaptığım bu alanda bulgularım şöyle:

  • Tek ürün siteleri ürün odaklı girişimler için harika. Eğer hedefte birkaç varyantı ile birlikte bir ihtiyacı karşılayan ürününüz varsa ve hem ürününüzün tanıtımını hem de satışına odaklanmak istiyorsanız bu kategori sizin için ideal. Örneğin bir bitkisel ilaç kendisini tanıtmak ve resmi satış kanalı açmak zorunda. Bunu içinde onlarca ürünün olduğu bir e-ticaretten pazarlamak yerine “ürünün marka bilinirliğini yükseltmek” istediğinde bu yöntemi kullanıyor. Şu sıralar oldukça popüler olan Çam Yağı ya da Bıktım Tozu buna güzel örnek. (Çam Yağı’nın başrolünde Tanju Çolak var.)
  • Yüksek ciro, düşük operasyon ve tedarik maliyeti, odaklanılmış bir e-ticaret. Ürün tek ya da birbirine yakın varyantlara sahip olduğu için  bir tedarik sıkıntısı yok. Müşteri için de aynı gün kargolanabilecek bir servis almak harika. Firma içinse standartlaşmış ve çizgileri belirli bir e-ticaret operasyonu söz konusu.
  • Müşteri için alışveriş yapmak çok kolay. Hem üye olmadan tek sayfada ödemesini yapıp ürününü beklemeye başlayan müşteri, hem de tek sayfada kullanıcıyı müşteriye dönüştürmeyi başaran firma da mutlu oluyor.
  • Tek ürün siteleri SEO yani arama motoru optimizasyonu konusunda harikalar yaratıyor. Zira tüm hedeflemeler bir ürüne yöneliyor ve bu ürün arama motorlarında aratıldığında organik şekilde bu siteler yukarılara tırmanıyorlar.
  • Klasik e-ticaret ödeme seçenekleri olarak ne sunuluyorsa tek üründe de sunulabiliyor. Müşteriye taksit, kapıda ödeme gibi kolaylıklar sağlanabiliyor.
  • Adwords reklamlarında oldukça yüksek dönüşüm oranı. Zira müşteri zaten o ürünü arıyor siz de onun kafasını karıştırmadan doğrudan bu ürüne sahip olmasını sağlıyorsunuz.
Dikkat Edilmesi Gereken Konular

YesTicaret Demo

  • Tek ürüne özel profesyonel bir e-ticaret yazılımı. Bu konuda altyapısı e-ticaret olmayan pek çok basit HTML yapı var. Öncelikle girişimci e-ticaretin bir mağazadan farksız olduğunu unutmamalı. Tek ürün dediğiniz yapının arkasında ciddi bir sipariş mekanizması, ödeme entegrasyonları, stok mekanizması olmak zorunda. Yine müşteriyi her işlemde mail ile bilgilendirme, loglar, basit de olsa bir CRM mekanizması ve bir e-ticaretin olmazsa olmazı olan raporlamalar mevcut olmalı. Bu anlamda tek ürün için özel modüllere sahip olarak geliştirdiğimiz YesTicaret‘i öneriyorum. 2 yıl gibi uzun bir AR-GE sonucu ürettiğimiz bu yapının sonrasında açtığımız örnek siteler iki yıllık sabrın sonucunu özetliyor. Tek ürün için altyapı düşünenler muhakkak incelemeliler.
  • Güvenlik sertifikasız satış olmamalı. Nedense bu sitelerle ilgili böyle bir önyargı oluşturuluyor, böyle güzel bir e-ticaret modeli kirletilmemeli. Bizler ürettiğimiz yazılım kalitesi ile görevimizi yaparken, girişimciler de ciddi bir ticaret mantığında olmalı. Eğer kredi kartı ile satış mevcutsa muhakkak SSL olmalı, mümkünse güvenilmeyen ortak ödeme sayfalarına yönlendirme gerçekleştirilmemeli.
  • Müşteriye olabildiğince şeffaf olunmalı. Firma ünvan, adres, telefon bilgisi gizlenmemeli. Telefon bilgisi olarak sitelerine cep telefonlarını koyanlar görüyorum, bunun oldukça amatör durduğunu, sabit telefonları yoksa telefon koymamaları gerektiğini hatırlatıyorum.
  • Doğru reklam stratejisi. Müşteriye spam ile, alakasız alanlarda karşısına çıkarak, popuplarla yaklaşmamak lazım. Ürüne ihtiyaç duyabilecek yerlerde karşısına çıkılmalı.

Örnek Sektörler:

Aslında bir an durup düşündüğünüzde siz de pek çok ürün sitesi hatırlayabilirsiniz. Ama temelde “sürekli ihtiyaç duyulan” ve “başlıbaşına bir satış hacmine sahip” ürünler olabilir.

  • Teknolojik: Android cihazlar, iPhone, çift hatlı telefonlar, akıllı telefonlar, telsizler, çin malı yaratıcı ve ucuz ürünler
  • Bitkisel: Zayıflama, kellik, sigara bıraktırma ve pek çok altnernatif tedavi yöntemi hedefli bitkisel ürünler
  • Kitap: Kitaba özel tanıtım ve resmi satış siteleri
  • Yaratıcı: Porsche görünümünde telefon, sarkmayı önleyen sütyen, boy uzatan ayakkabı
  • Cinsel: Geciktiriciler, cinsel çağrışım yapan parfümler, takviyeler
  • Kzometik: Parfümler, kişisel bakım ürünleri
  • Daha pek çok alan..

Bu konuda araştırma yapıldığında aslında pek çok firmanın aktif bu iş içinde olduğunu göreceksiniz, Bitkisel Tedavi konusunda benim dikkatimi çeken Metin İlaç oldu. Kendilerine irtibata geçip bu yazıya yorumlarını aktarmak istesem de cevap alamadım, ya da yanlış bir mail adresine gönderim yaptım. Oysa ki nasıl biz Markafoni’den Sina Afra’yı biliyor ve takip ediyorsak bu girişimcileri de tanımak ve günışığına çıkarmak isteriz, umarım bu yazıdan haberi olur.

Birkaç örnek site göstermek istiyorum:

Çam Yağı ve Tanju Çolak

Çam Yağı ve Tanju Çolak

Temelde incelendiğinde yoğun olarak photoshop ürünü olan ve daha çok statik içerik barındıran yapılara sahip bu siteler ve hepsi haklı olarak sipariş butonuna tıklanmasını hedefliyor. Önümüzdeki günlerde daha yaratıcı ve sosyal alışveriş mantığına uygun sitelerin kullanılacağına inanıyorum. Yine ödeme yöntemlerinde ve destek konularında daha güven verici yapılara sahip olmaları gerekiyor. Bunun dışında bu ürünlerin üreticileri bayilik verdikleri için aynı sitelerden pek çok klon olduğunu görüyorsunuz. Araştırdığınızda her birinin farklı bir bayi olduğunu ve üreticiden ziyade bayilerin reklama yatırım yaptıklarını öğreniyoruz. Bu da “piyasada popüler olan” ürünün satış hacminden “biraz da biz ciro yapalım” şeklinde bir yaklaşımın hakim olduğunu gösteriyor. Burada bayilik verilirken daha özen gösterilmesi markanın güvenilirliği açısından bana göre önem arz etmektedir. Yine buna en güzel örnek “çam yağı“. Google sonuçlarında AdWords reklamı olarak verilmiş birbirinin aynı pek çok site göze çarpıyor ve her biri kendisini “resmi site” olarak lanse ediyor. Nedense e-ticarette hala “kullanıcıyı düşünemeyen” birer canlı olarak gören girişimciler var. Elbette bundan vazgeçenler rakiplerinin önüne geçeceklerdir. Hatta tam tersi müşteriniz gayet akıllı ve düşünüyor, bir e-ticaret sitesinin en zor adımı cüzdandan kredi kartını çıkarmayı sağlamaktır.

Buyurun hızlı bir şekilde bakarak topladığım birbirinin aynı Çam Yağı siteleri:

Sonuç olarak tek ürün e-ticaret sistemleri hızla yaygınlaşıyor. Bu hızlı harekette bir iş planı olan, doğru altyapı yatırımı yapmış, kendisinin ciddi bir ticari girişim olduğunun farkında olan tek ürün siteleri ciddi cirolar yakalayacaklardır.

Gözlerimi Kapatıyorum

16 Ocak 2013, Deneme - Abdullah Önden

abdullah-hayallerdeAkış, akış..

Bir şeyler geçiyor yokoluyor, bir şeyler doğuyor yerlerine.

Isınıyor, soğuyor, kuruyor.

Sonra koşuyor bir yerlere, nefesini zorluyor, hırlıyor bedeni.

Takılıyor bir taşa, düşüyor dizlerinin üstüne, kapaklanıyor yüzükoyun yatıyor.

Tırnaklarının içindeki topraklara bakıyor, ağlıyor.

Kokluyor toprağı sonra havayı, dünyanın en rahat uykusu bu.

Dönüyor sonra gökyüzüne, elini silah şekline getirip ateş ediyor iki kere.

Gülümsüyor, göz kırpıyor, geriniyor.

Uzaklaşıyor yavaş yavaş, kayboluyor karanlıkta.

Açıyorum gözlerimi.

 

Boyu Kadar Pazar Arabasıyla Yürüyordu Bir Çocuk

24 Aralık 2012, Hikaye - Abdullah Önden

Yorgun gözlerimle yoldan geçmekte olan küçüğü izliyorum, elinde boyu kadar pazar arabası.. Gözlerim dalıyor.. Düşünüyorum..

eskiden pazara gider,
sonundan girer başından çıkardık.
köylü pazarı bölgesi özeldi bizim için, oraya girerdik.
amerikan koleji ile kilise arasına girmekse intihardı, iki insan yan yana zor geçerdi.
bağlarbaşı’na geçiş olduğu için hep kalabalık olurdu.
kalabalığı gören kadın, ucuzluk var sanar girer ve daha kilit haline getirirdi.
elbette pazarın en başındaki pazarcılar en pahalı satardı.
bizim bildiğimiz yerler vardı, artık bizleri tanırlardı.
ve akşam pazarı karmaşası,
artık havanın karardığını farkeden pazarcılar etiketleri teker teker değiştirir saatler geçtikçe fiyatları olabildiğince indirirlerdi.
bunu bilen halk da akşam pazarı talan ederdi.
saat yedi olduğunda zabıtaların düdükleri, kamyon sesleri, bağırışlar ve koşturmaca..
direkler sökülür, kasalar dökülür, çıraklar daha hızlı olması için tokatlanırdı.
o sırada üç kuruşu denkleştiremeyen ve çocuklarına yemek götürmek isteyen anneler artakalanları arar ve poşetlerine doldururdu.
saat geceyarısını gösterdiğinde ise ağır bir sessizlik çökerdi,
sanki yankılanmalardan yorulmuş gibi..
ve “bu sessizlik iyi geldi” der gibiydi sokaklar.
çok geçmeden çöpçüler bu yorgunu temizlemeye koyulurlardı.
bir yandan yıkama, bir yandan toplama, bir yandan kahkahalar..
bu karlı havada bu adamların neşesi pek çok kişiyi kıskandırabilirdi.
ellerini nefesleriyle ovuştururken yerden buldukları irice bir hıyarı bölüşen çöpçüler az sonra çay keyfi yapacaklarını anlatıyorlardı.
bense aralarından hem hızlı, hem yavaş adımlarla süzülürken
geçmişte bu pazara ne çok girdiğimi, her girişimde şikayet etsem de şimdilerde ne çok özlediğimi, neşemi ve hayatımın renkliliğini sorguladığımı farkediyor, çöpçülerin kahkahalarını ayaklarımın kar içinde çıkardığı seslere bırakarak gecenin bir karanlığında gözden kayboluyordum.

 

Kendini sev. Herkesten önce kendini.

30 Kasım 2012, Fikriyat - Abdullah Önden

Giderek zorlaşıyor değil mi her şey? Aklından geçenler, kafana takılanlar, onlar karşısındaki çaresizliğin. Ne kadar acımasız değil mi hayat? Hayallerini süsleyen onca şey varken kenarından köşesinden yakalayamadıkların, avuçların arasından ıslak bir sabun gibi kayıp giden yaşanmamışlıklar. “Sevgi”nin, “aşk”ın tanımını yapmak için heba ettiğin günlerin, ayların, yıllarına dönüp bir bak o zaman. Ne görüyorsun? Neler görebileceğini sanıyorsun ki ya da? Kahve fincanlarında boy veren, bira bardaklarının anaforlarında boğulan onlarcasından başka. Ya da ne hissediyorsun ki, boğazında boğum boğum düğümlenen çaresizliklerden ve her ayrılığın aleviyle harlanan en insani ve en acımasız duygularının, ruhuna bir bıçak gibi saplanmasından başka. Tek başına sırtlayamayacağın kadar ağır tüm bunlar. Bu yükün altına girme. Deneme, uğraşma, tanımlama. Bırak tarifsiz kalsın. Karşına bir anda çıksın. Hem de hiç hesapta yokken.

“Bir”ini arıyorsun, “bir”ini istiyor, “bir”ini arzuluyorsun. Aslında peşinden koştuğun şey, o “bir”i, ne o ne de başka biri. O, “sen”sin. Bedenin, ”o”nunla beraber üzerinde yürümeyi hayal ettiğin toprakların altında, belki de çürümeye bırakılana; bıçaklar saplanan delik deşik ruhun, bilmem kaç kilogramlık varlığını terk edene kadar da “sen” olacaksın. Kendini sev. Herkesten önce kendini.

 

Burası İskoçya Değil, İstanbul

10 Temmuz 2012, Gezi - Abdullah Önden

İnsan yanıbaşındaki güzellikleri göremezmişya..

Pek çok kişi buranın ilk bakışta İskoçya olduğunu düşünebilir. Fakat değil! Burası İstanbul’un içerisinde, Rumeli Feneri’ndeki yüzlerce yıldır ayakta kalan Ceneviz Kalesi. Bir tarafı Karadeniz bir tarafı Marmara denizi olan bu cennet yer keşfedilememiş İstanbul’un gizli kalmış cennetlerinden. Henüz denk getirip gidemediğim bu güzel mekana en yakın zamanda uğrayıp kendi fotoğraflarımı da paylaşmayı umuyorum.