Yaşamak

On 26 Ocak 2009, in Fikriyat, Öteler, Söyleşi, by Abdullah Önden

İnsan hissettikçe yaşar, yaşadıkça hisseder. Dinler, kulak kabartır, öğrenmeye çalışır. Karaktere bürünür, rol yapar, yalan söyler, koşar, durur.

Kimileri kendilerini tanımak için bunca uğraşı verirken, kimileri her adımlarında kendilerinden biraz daha uzaklaşmak ister. Yaşamanın getirdiği büyü insanın her an nefes aldığını unutturur. Her şeyin aslında düzgün olmadığını, tek bir şeyin dahi o parlak, şahane olarak gösterilen “gelecek” denen hadiseyi yok edebileceği gerçeğini insanoğlunun unutması ne kadar da manidar.. Oysa ki tek yapılması gereken nefesi tutmaktır, öyle değil mi?

İnsan denen mahluk, her adımında, her hareketinde son denilen başlangıcı hatırlasaydı, her ürperdiğinde daha derine sakladığı korkusunu ortaya çıkartsaydı belki de bunca acı, bunca felaket yaşanmaz olurdu. Fakat insan aynı zamanda saftır, kolay inanır. İmgelere aşık olur, onların hiç bitmeyeceğini sonsuza dek mutlu kalacağını düşünür. Peki ya öyle mi? Yaşamak, nereye kadar?

 

Web Sitesi Yaptırmak!

On 27 Aralık 2008, in Fikriyat, İnternet, Programlama, Söyleşi, by Abdullah Önden

Bu konuya daha önceden değinmiştim. Fakat biraz daha farklı bir bakış açısı ile yaklaşmam sanırım daha faydalı olacak.

Öncelikle bu konu ile ilgili iseniz, kafanızda bir “web sitesi sorusu” olmalı. Belki sahibisiniz, belki değilsiniz. Fakat bunlar okuduğunuza göre bir web sitesi nedir, ne sağlar tahmin edebiliyorsunuzdur.

Gördüğünüz üzere, Google’da iki şey aratıp buraya ulaşıp, hiç tanımadığınız kimin nesi olduğunu tahmin edemeyeceğiniz birisinin kalemini takip edebiliyorsunuz. Vay canına, böyle söyleyince sanki biraz garip geldi öyle değil mi?

O halde şunu kabul edelim, internet çok çok güçlü bir teknoloji, elbette doğru kullanıldığında. Bakın çoğu kişi bu son şeyi söylemez. Zira dünyada olduğu gibi, internette de bir “doğru” kavramı oturmuş değil. Bilişim firmalarına, yatırımlarını daha çok internet teknolojileri üstüne yapmış kurumlara gidin, göreceksiniz ki her kurum farklı bir doğruya sahip. Yani herkes farklı standartlara sahip. Fakat internet bu standartlara sahip mi? Zira internet dediğiniz şey parmak ile gösterilebilecek ya da bir sıralar pek çok kişinin düşündüğü gibi bir “microsoft internet explorer simgesi” değil ki. İnternet hayal edilemeyecek kadar büyük bir kütüphane, sinema, toplantı salonu veya limitlerinizi zorlayıp üretebileceğiniz herhangi kocaman bir “şey”. Daha zar zor anlaşılabilen bu “şeyi” kullanmak da elbette öyle kolay değil. Hele ki doğru kullanmak günümüzde ülkemizde sadece lafta kalıyor.

Para! Dünyanın çalkalanmasının sebebi. Eskiden kasların şişkinliği ve kılıçların keskinliği iken “gücü” tanımlayan unsurlar, şimdi “para” ve “teknoloji” bunların yerini almış durumda. Parası olan fakat teknolojiyi kullanamayan ya da teknolojisi olan fakat parayı bulamayan pek çok kurum hızla batmakta. Dengeyi sağlayabilenler ise güç bela ayakta kalmakta, hele ki günümüz şartlarında.

Bu sebeple bir kurum, bir web sitesi yaptırmak, kurmak istiyorsa ve o kurumun bu amacı yalnızca “görüntü ve imaj” ise, bu kurum bu web sitesinden faydalanamayacaktır diyebiliriz. Web siteleri bir kartvizit midir? Eh kimine göre evet. Peki ya web siteleri bir silah olabilir mi? Eh kimine göre de bunda şüphe hiç yok!

100 kişi çalışan sahibi olmak, iyi projeler çıkartmak, şahane web sistemleri oluşturmaya yetmez asla da yetmeyecektir. Eğer ki müşteri projesini yalnıca “imaj aracı” olarak görüyorsa, eyvah! O bir yatırımdır, yatırımlar geri dönüşüm sağlamalıdırlar, sadece geri dönüşüm de değil, kat be kat dönüşüm sağlamalıdırlar.

Bu sebeple, artık interneti bir bilim dalı olarak görmeli ve açmayı düşündüğünüz her internet sitesini bilimsel bir proje olarak düşünmelisiniz. Bunun yanında çalıştığınız insanlar da bunu bir bilimsel proje olarak görmeliler. Aksi takdirde, şu anda unutulmuş fakat pek çok sıfır dolu banknot ile açılmış web siteleri gibi sizin bu projeleriniz de, internetin kara deliklerinden birine düşecektir.

Fakat, benim gibi hayal kurmayı seven, internete farklı yaklaşımlarda bulunabilen bir adamı yakalarsanız, o zaman işler değişir. O zaman üreteceğiniz şeyin kendisinin de tıpkı bir yapay zeka gibi bir şeyler üretmeye başladığını göreceksiniz. Bu sefer siz talebe yetişemeyeceksiniz. Doğru adımlar, doğru sonuçlar doğurur. Doğru projeler, doğru adamlar ve doğru yatırımcılar ile birleştiğinde havadan şeyler değil, adam gibi şeyler üretilir.

Farklı bir projeniz olsun istiyorsanız o zaman bana nasıl bulaşacağınızı düşünmelisiniz. Aslında o kadar da düşünmenize gerek yok :) Ben burada olmaya çalışacağım sanırım.

Görüşmek üzere.

Tagged with:  

İnternetten Para Kazanın

On 05 Aralık 2008, in Fikriyat, İnternet, Söyleşi, by Abdullah Önden

Esasında internetten para kazanmak terimi ülkemizde korkunç yanlış anlaşılmadan ibaret. Her yerde görürsünüz “kılınızı kıpırdatmadan bin ytl kazanın” vs vs. Sizce böyle bir şey mümkün mü? Neyse konumuz aldatıcı reklam sloganları değil. Konumuz internetten para kazanmak!

Şimdi bu terime neden yanlış dediğimi belirtmek isterim. Para kazanma hadisesi dünyada hangi zamanda olursanız olun bir konuda bir emek harcadığınız takdirde gerçekleşir. Elbette şans oyunlarını bu kategori altına sokmuyorum.

İnternetten para kazanma meselesinde ise kimsenin kesin konuşabileceğini sanmam. En azından sizin düşündüğünüz o minimum uğraş, maksimum para olayı konusunda… İnternetten para kazanmak için öncelikle ciddi bir “projeye” ihtiyaç duyulmakta. Bakın proje diyorum, bir web sitesi değil. Zira web siteleri tek başlarına bir hiçtirler. Onları proje haline getiren devamlı kendi içinde, zamanın getirdikleri ile gelişmeleridir. Birkaç statik sayfa, asla üstüne uğraşılmayan bir site biliyor musunuz güçlü yatırımlar alan, iyi paralar kazandıran?

Yani para kazanmanın temel meselesi internetten para kazanmak konusunda da mevcut. Onları hatırlatmam gerekirsek:

- Zaman: Ne olursa olsun, ne kadar bol görürsek görelim zaman sınırlı bir şeydir. İyi planlanılmadığında şirketleri, projeleri, şahısları yerin dibine gömebilir. İnternet projeleri de iyi planlanılmadığında treni kaçırabilir.

- Yatırım: Her proje kendi çapında bir yatırım ister. Planını iyi yapamamış bir proje geliştiricisi, başta işe ‘yatırım yapmadan’ girişip ucuza getirmek istediği projesini birkaç yıl sonra eline yüzüne bulaştırabilir. Bu sebeple zaman-yatırım ilişkisi proje geliştirilmesi hususunda büyük önem arz etmektedir.

- İnsan gücü – Emek: Bu şüphesiz yatırım ve zaman ile doğrudan alakalı bir madde. Her projede olduğu gibi internet projeleri de belli bir iş gücüne ihtiyaç duyar. Bilişim teknolojilerinin güzelliği minimum maliyete maksimum verim alınabilen az sayıda sektörden biri olmasıdır. Fakat bu yine plansızlığı da beraberinde getirir. Kimi projeler, proje geliştiricisinin artık zaman ayıramamasından çöküş aşamasına geçmiştir. Ya da doğru bir plan yapılmamış, analizleri eksik oluşturulmuş, dökümantasyonu olmayan projeler ekip değiştikçe yeni elemanlar için devamlı bir zaman kaybı olurlar.

Göreceğiniz gibi “ben bir web sitesi açayım, para kazanayım” demek, sadece basit bir hayalden ibarettir. Öyle ki nice şahane fikir, doğru planlanamadığı için daha doğamadan yitirilmiştir.

Türkiye’ye dönecek olursak, Türkiye henüz internet teknolojilerinde taze bir ülke. Her Türk’ün şüphesiz “harika” fikirleri vardır. Fakat yukarıda saydığım pek çok şeyi gözardı eden pek çok Türk girişimci ne yazık ki “hüzünle” bu sektörden ayrılmaktadır.

Ne yapmalı? Elbette “kocaman” bağıranlardan uzaklaşmalı. Zira bir kişi ne kadar çok bir şeyi bildiğini haykırıyorsa bir hata yapıyor demektir. Farkında olmasak da kaliteli işlerin kendiliğinden hak ettikleri yerlere geldiğini görmekteyiz.

Bir de elbette bilişimin temellerini bilmeden, interneti yalnızca bir “reklam mecrası” olarak gören ve ne yazık ki sahiplenenler var ki.. Aman aman. İnsanı resmen bu sektörden soğutuyorlar. Sırf yatırımcı olduklarından “müthiş fikirler, müthiş ürünler” sahibi olduklarını düşünüyorlar. Gözlerini kaplayan bu müthiş parlaklık, yeni teknolojilerin çatır çatır yayılması ile onları büyük bir hüzne boğacaktır şüphesiz. Bu sebeple yatırımcıların da dikkatli olması gerekli. Web Trends olarak kabul ettiğimiz web 2.0, web 3.0′ın getirdiği şeylere asılıp başarı beklemek sadece gülünç. Zira zamanla internet kullanıcılarının pek çoğu user-friendly yapısından ziyade “kullanıcı doyurucu” sistemlerin arayışına geçecekler. Şunu unutmayın, teknoloji gelişiyor, insanlar yaşlanıyor, insanlar teknoloji ile birlikte yaşlanıyor. Artık o “mouse imlecini takip edemeyen” kuşak geçip giderken, sizin kadar kod yazabilecek yapıda insanlar ortaya çıkıyor. Hey, “oturursam bu sistemi bir haftada yazarım, hıh” diyen gençleri görmüyor musunuz? Herkes web sitesi uzmanı, herkes hosting satıcısı, herkes yazılımcı oluyor?

İşte bir notkadan sonra çok çok daha farklı yapılar göreceğiz. Bu sebeple gözlerini iyi açanlar, ileride çok çok kar edecekler. Umarım biz de onların arasında oluruz.

Öte

On 01 Aralık 2008, in Öteler, by Abdullah Önden

Beyaz sayfalar, koşuşturmacalar, beklentiler, beklentiler, beklentiler, beklentiler.

Aynı olma çabası. Daha iyi etiketlere kavuşma çabası, gerçekleri saklama çabası, doğruları görmeme çabası, görememe, görmek istememek.

Sırıtmak, ardından gizli gizli. Suratına tebessümler. İnsanları kullanmak. Onlara onlar gibi davranmamak, onlarla igilenmemek, ilgileniyor gibi gözükmeye çalışmak.

Kendini düşünmek. Sadece kendini. Kendin için yaşa. Sen bugünün en büyük kahramanı, rengarenk pelerinlerin sahibi, aynılığın aynısı.

Yok yok yok. Var olmak yok olmanın yolundan geçiyor. Var olmak? Kime göre var olmak. Ben var mıyım? Sen çizgilerini silmeyeceksin. Yalnızlığının tam ortasındasın kalabalıkların ortasında. Ana rahmindeki gibi şekle bürünmek istiyorsun, yapma diyorlar, karnına tekme geliyor göremediğin kişilerden. Göz pınarlarını kesmiş. Ağlıyorsun, ama ağlayamıyorsun.

Onlarınsın artık, özgürsün ama değilsin, kelepçelisin ama değilsin, ruhun var ama onların ruhu. Her adımın bir his vermiyor. Bacakların var oysa? Neden bu anlamsızlık, nedir bu sislerin sebebi? Neden kimse anlamsızlığı anlamak istemiyor?

Kokular, para, tadlar, hazlar, mmm.. Bunları kim öğretti bana! Ben kendim tadmak, kendim öğrenmek istiyorum özgür ruhun getirdiği özgür tadları. Sıradanlık.. Sıradanlığı keşfetmek istiyorum.

Sizsiniz sıradan, her yere kurallar koyan ve ona uyan. Paraya, kadına, ona buna tapınan. Ben değil. Ben siz beni etkileyin diye bir film izlemeyeceğim, siz güzel dediğiniz için bir şey yemeyeceğim, sonunu kestiremediğim için içine girmeye korktuğum şeyleri yok edeceğim. Siz.. Siz yoruyorsunuz beni tekdüzeler.

Kendimi keşfeteme vakit vermiyorsunuz. Kendimizi tanımamızı istemiyorsunuz. Artık korkmuyorum tekmelerinizden ve tükürüklerinizden ve hakaretlerinizden ve tehditlerinizden. Bu sefer ben sizin peşinizdeyim, yalanlarınızı kokluyor olacağım. Her şeyi aklıma kazıyor olacağım. Ve sonra. Sonra dünya tatlı gelmeye başlayacak, özgür olacağım. Kaçacağım buralardan. Yalnızlığımla yalnız başıma yalnız kalacağım.

Tagged with:  

Yazılarıma dönüp baktığımda kendimi çok iyi bulmuyorum. Ama haksızlık da etmemem lazım zira “copy paste” ile “bir yerlere” gelebileceğini düşünenlerin var olduğu bir internet anlayışımız var ne yazık ki. Uzun zamandır aklıma her fikir geldiğinde, “blogumda hiç de fena durmazdı” diyorum. Bu sefer unutup gitmemesi için hemen klavyeme davrandım.

Konumuz Türkiye’de yazılım. Türkiye yapı itibari ile “uzmanlar” ülkesi. Herkes bir futbol yorumcusu, herkes en iyi şöför, herkes Türkiye’yi kurtaracak planlara sahip. Olay böyle mi?

Türkiye’de yazılım sektörü kim ne derse desin, ne istatistik gösterirse göstersin, “dengesiz bir şekilde” büyüyor. Beş yılda büyüyen ekonomi, internetin ve bilgisayarın yaygınlaşması, bunun sonucunda şüphesiz bir “talep” eğrisini oldukça yukarılara çekti. Bu fırsatı iyi değerlendiren “küçük” işletmeler, büyüdü. Peki nereye kadar?

Bilgisayar bilimleri bir yere kadar tahmin edilebiliyor. İstatistik bilimi, pek çok mühendislik alanında ana kaynaktır. Bunda elbette yıllarca gelen deneyim, yıllardır biriktirilen istatistiki kayıtların payı büyük. Fakat bilişim sektörü oldukça taze olduğundan geleceği “parlak” gözükse de, bu parlaklık insanların gözünü kör etmemeli. İlk başta sıvanan kollar, sonuçta yeterli diyebileceğimiz yazılımlar üretilmesine sebep oldu. Bunun başlıca sebebi Türkiye’de kalifiye elemanın olmaması. İşinde gerçekten doyuma ulaşmış, ya da doyuma ulaşmak için çabalayan kişiler yok, olması da pek zor. Sebebi çok basit: “Zaman kıtlığı, anlayışsızlık”. Zira bu ülkede yazılımdan para kazanmanız için bir şirketle çalışmalı, onların referansları ile yakaladıkları işleri yine onların yıllardır süregelen işleyişi ile tamamlamalısınız. Sizden beklenen bu. Kimse sizden devamlı gelişen yazılım teknolojilerini takip etmenizi beklemeyecektir. Yurt dışındaki “piyasa kodlaması” mantığı burada tamamen ters anlaşılmış durumda.

Yurt dışında bir “piyasa kodu” en iyi, en güncel yazılımlar ile yazılırken, burada sorunsuz olsun da, nasıl olursa olsun mantığı var çoğu yerde. Eleman yetiştirmek ya da “öğrenerek ilerlemek” diye bilinen işleyiş türü sanki buralara hiç uğramamış. Bu da hala dünyaca tanınan, saygı gören bir “yazılım” üretmemizi engelliyor ki bu çok korkunç bir durum. Zira Türkiye’de hiç de küçümsenemeyecek büyüklükte bir yazılım sektörü var.

Bununla ilgili birkaç yorum daha. Türkiye’den kaç adet “Open Source” proje çıkmış? Sanki hala “benim topum o, oynatmam” mantığı dolaşıyor. Örneğin birkaç sene önce giriştiğin benzer bir projede heyecanla sunumu yaptıktan sonra, kullanıcıların “warezlendi mi, kırıldı mı” gibi sorularını duyduktan sonra ne kadar üzüldüğümü söylesem azdır. Biz kırmaya, çalmaya çırpmaya, kısacası “hazıra konmaya” alışmışız. Elbette iyi niyetli uğraşlar yok değil, peki kaç adet Türk yazılım şirketi destek veriyor bu projelere? info@blablasoft.com isimli bir mail koyuyorlar web sitelerine, hani koymamışlar demesinler diye. Böyle nereye varılabilir soruyorum? Bir şirket ve elemanları bir konuda mükemmelleşebilir, peki ya talepler değişmeye rakipler artmaya ve müşteriler işin farkına varmaya başlayınca ne olacaktır?

Size söyleyeyim, kaynakları etkin bir şekilde kullanmanın anlamı işte o zaman tam anlamı ile anlaşılacak. Şu an bir yazılım ofisi on çalışanı ile yavaş yavaş ilerliyorsa bu çok üzücü. Şunu düşünmek lazım, “benim bir ekibim ve önümde yapabileceğim, dünyaya faydalı olabilecek onlarca proje var, bu ekibi sevgiyle ve deneyimle büyütmeli, onlarla fark yaratmalı ve kazancımı paylaşmalıyım.” Böyle bir mantık kaç şirkette var? Herkes bir misyon, vizyon tabelası asabilir firmasına. Peki gerçekleştirmek için tek hamle yapmadıktan sonra bunların anlamı nedir? İleride tüm bu firmalar şunu soracaklar, “neden bu haldeyiz.. Nasıl düzelebiliriz?” Yabancı kaynaklara, devasa danışmanlık firmalarına koşacaklar. Onlar bu söylediklerimden farklı şeyler söylemeyecekler.

Yazılım sektörü, en üretken, en hızlı ürün geliştirilebilen, yapımcısına en fazla haz veren bilim dallarındandır. Yazılımcı devamlı kafasında algoritmalar çizer, oturduğu yerden birkaç gün sonraki tasarımı kafasında oluşturur ve en önemlisi her zaman kendisini geliştirebileceği bir ortama sahiptir. Biz bunu bile değiştirmeye çalışabiliyoruz, özgürlüğü düşünce yapısını kısıtlamaya dahi gidebiliyoruz “şirket politikası” adı altında. Yazılımcılar sekiz dokuz saatini aynı koltukta geçirirken tek düşündükleri işlerini bir an önce bitirmek ise orada bir yanlış vardır. Zira yazılım eğlencelidir, yazılım dayanışma ister. Yazılım takip ister. Ekibi bir arada tutmak, onları sosyal bir hale getirmek, gerekirse beraber eğlenmek, hedefleri onlardan dinlemek, muhakkak fikirlerini öğrenmek, çalışanların anlamsızca gelişmesinin önüne geçmek ve her çalışan için bir gelişme planı yapmak adam akıllı her şirketin görevi olmalıdır. Zira onlar geliştikçe, şirkette gelişecek bakış açısı genişleyecektir.
Umarım bir gün biz de ne yaptığımızı, nereye gidebileceğimizi görebiliriz. Umarım bir gün bana bilgisayar bilimleri ile alakalı eğitim alan arkadaşlar “ne kadar kazanacağız” yerine “ne kazacağız, doyuma ulaşacak mıyız?” gibi sorularla gelirler. Kürekleri elimize almak oldukça basit fakat onları nasıl kullanacağımızı bilmemiz, öğrenememiz gerekli.

Tagged with:  

Facebook Application Çılgınlığı

On 03 Eylül 2008, in Fikriyat, İnternet, by Abdullah Önden

Uzun zaman önce, kimseler sallamazken facebook ile buluşmuştum, fakat bomboş olduğundan hesabım boş boş duruyordu. Fakat hızla yükselen hatta Amerika’da bir trend haline gelen bu sistemin arkaplanını inceledim, çok da beğendim.

Daha sonra öğrendiklerimi “Facebook Application Yapmak” makalesi yazarak yayınladım. Ki bu blogum için bir dönüm noktası gibi oldu. Zira google’a facebook application geliştirmeyi soran herkes bana uğradı. Başlangıç için yeterli bir bilgi verebildim sanırım.

Fakat bu günlerde bu işin oldukça abartıldığını görüyorum. İnsanlarda yüzlerce application var ve inanılmaz bir kirlilik görüntüsü çiziyor bu. Facebook’un teknik olarak altyapısını sevsem de bir kişinin tüm hayatını bir sayfaya toparlamasına her zaman karşı çıktım. Zira bir adamın siyasi görüşünden tutun, aşk hikayesine, kendini beğenmişliğinden tutun iş hayatına her yerine burnunuzu sokabiliyorsunuz. Açıkçası bu beni rahatsız ediyor. Yan yana olsalar birbirlerine selam vermeyecek kişiler “arkadaş” oluyor.

Sanal dünyaları hep desteklemiş, birkaç tanesini kurmuş biri olarak bu kadar sanallaşmanın� fazla olduğuna kanaat getirmeye başladım. Zira artık insanlar internetten görüşmeyi yüz yüze görüşmeye tercih ediyorlar. Bir de son günlerde bir dizi çılgınlığı var ki ben de muzdaribim. Sabahlara kadar eve tıkılmaya sebep oluyor. Eskiden saatinin gelmesini beklediğimiz dizilerin yeni bölümlerini ard arda doyumsuzca izliyoruz, tıpkı “daha falza, daha fazla nutella” gibi. Daha birçok örneği siz de kafanızda şekillendirmişsinizdir sanırım. Burada o ünlü slogan ile güncemi tamamlıyorum.

Kontrolsüz güç güç değildir!

Tagged with:  

Kepler Havaya

On 30 Haziran 2008, in Bilgisayar Mühendisliği, Fikriyat, Söyleşi, by Abdullah Önden

Evet sonunda beklenen gün geldi. Beş yıl boyunca gelmez sandığımız mezuniyet gerçekleşti. Tezimi sundum, teslim ettim. Tezimi sevdiğim alan olan internet üstünde geliştirdim. Temmuz ayı ortalarında ne olduğunu kendiniz göreceksiniz.

Bu blog umarım mühendisliğe giden yolda sizlere faydalı olabilmiştir. Çok daha aktif olmayı, çok daha fazla makale yayınlamayı isterdim ancak bu kadarı elimden geldi. Bu günden sonra bilgisayar mühendisliği dışında, profesyonel olduğum ve hakkında uzun süredir sustuğum pek çok konu hakkında yazılarımı yazmaya devam edeceğim.

Görüşmek üzere.

Tagged with:  

Öss, En Büyük Yanılgılar, Tavsiyeler

On 28 Mayıs 2008, in Fikriyat, by Abdullah Önden

Bazen ben de sıkılıyorum, diyorum kendi kendime nasıl bir makale arşivi oluşuyor yahu burada diye. Kendimin bu kadar sıkıcı olabileceğini hiç düşünmemiştim, ama dönüp bakıyorum ancak bu kadar tek düze olunur. Belki bundan sonra farklı makaleler yazarım kim bilir. Fakat bu makaleye önem veriyorum, gerekli görüyorum.

Derin nefes alın, bu yazı herkes gibi öss tokatı yemiş eski bir öss gazisi tarafından yazılmıştır.

Nereden başlasam acaba. Ailelerin endişeleri ve bunlar sonucu ortaya çıkan çocuğa garip davranma hadisesi mi? Yoksa çocuğun hayatın ilerisini göremeyişi mi?

Direk gireyim en iyisi. Öğrenci garip bir mahlukattır. Doğumundan itibaren her zaman onun yanında olduğunu, hep onun için en iyisini düşündüğünü belirten ebeveynleri vardır. Hayatının bir bölümünü dahi planlamışlardır, şurada yatacak, şurada okuyacak, şu mesleğe sahip olup şu ailenin kızıyla evlenecek, şu kadar çocuk yapacak vs vs.

Lise öğrencisi ise daha farklıdır. Ergenliği yeni atlatmıştır ve karşısına ona yıllardır anlatılagelen o büyük sınav günleri gelmiştir. Herkes ona dua edip tesbih çekmekte, o ise testler arasında boğuşmaktadır. “Selam sorusuna” “fen bölümüneyim”, “naber sorusuna” “68 net yaptım” cevabını verir hale gelmiştir. Ne var ne yok öss’dir.

Peki hayat bu kadar mıdır? Öss bittikten sonrası? Genel bakış açısı “amaaan, çocuğum iyi puan alsın da gerisi kolaydır.” Herhangi bir ideolojiyi edinmesi gerekmez. “Tek hedef yüksek puan, ileri!”.

Şimdi, elbette yüksek puanı hedeflemek çok güzel bir şey. Fakat bu yalnız başına asla yeterli değildir. Çocuğun karakterini bilen ve buna en uygun mesleği önermesi gereken yine ebeveynleridir. Zira onlar hayat tecrübesi olan, iyi kötü bir şeyler edinmiş kişilerdir. Lakin bu onlara çocuğunu istediği gibi yönetme hakkını vermez. Çocuk diye görülen şahıslar bundan birkaç sene sonra aileleri tarafından “tanınamayacak” insanlara dönüşebilirler. Evet bunu yanlış bir meslek seçimi yapabilir.

Bunun için meslek seçimini yapmadan önce bir öss öğrencisi durup nefes almalı, hayatın bir test olmadığını anlamalıdır. Aynanın karşısına geçip bir tur atmalı, ellerini açıp avuç içlerini incelemeli ve belki de kendisinin de bir “insan” olduğunu hatırlamalıdır. Bundan sonra ciddi olarak zihnini, hayallerini, gücünü saptamalıdır. Kırılgan, sabırsız, insanlarla iletişimi zor olan bir çocuğu sırf ailesi istiyor diye “doktor” yapmak bir felakete yol açabilir, açıyor da. Hayatı bilgisayar karşısında oyun oynayarak geçmiş bir çocuğu da “bilgisayar mühendisliğine” zorlamak büyük bir hata olabilir. Zira oyun ve bilgisayar farklı şeylerdir.

Bu sebeple muhakkak, çocuk ile konuşulmalı, birlikte hareket edilmeli, çocuğa yavaş yavaş karar vermesi gerektiği hatırlatılmalı, acele etmemesi gerektiği söylenmelidir. Ama muhakkak bir hedefe yönlendirilmelidir. Böylece genç yalnızca bir test çözmediğini, aynı zamanda mühendisliğinin temellerini attığını hayal edebilecek, ipi bırakmak yerine daha sıkı tutmaya başlayacaktır.

Buradan son bir sesleniş yapmamız gerekirse;

“Ey genç!

Sen birkaç yıl sonra bir ofiste kafanı duvarlara vurabilirsin, ya da bir kimya fabrikasında sıkılarak volta atabilirsin. Mesleğini iyi düşün, zira o sana hep yapışıp kalacaktır. Kazanacağın okul o kadar da önemli değil, puanın da öyle. Sen mesleğine odaklan. Kendine yakışanı ve sevdiğini düşündüğün mesleği bul. Ondan sonrası gelecektir.”

“Ey ebeveyn!

Çocuğunu sıkıştırma. Ona güven, ona ilham ver. Gençlikte oturacak yanlış doğrular, bir insanın hayatını mahvedebilir. Ona kendi doğrularını yükleme, ona özgürlük ver, ona seçme hakkı tanı. Ama başıboş da bırakma, muhakkak yol göster ve asla unutma, çocuğun başarısız dahi olsa o senin biricik yarundur. Onu sakın üzme, zira ileride yaptıklarına pişman olacak olan bir tek sen olacaksın.”

Haydi selametle.

Tagged with:  

İnternet Sitesi Yaptırmak?

On 12 Mayıs 2008, in İnternet, Söyleşi, by Abdullah Önden

Bedava internet sitesi!

Sizin de bir web siteniz olsun!

5 dakikada web sitesi!,

Vay canına..

Bundan yedi sekiz sene önce her yer böyle idi. Türkiye’de internet anlayışı değişecek sandık, ama hala aynı teraneleri görüyoruz.

Bir kere Frontpage, Dreamviewer gibi programlar ile iki resim koyup, iki font bold eden arkadaşlar web sitesi sahibi olduklarını düşünüyor, hatta kimileri kendilerine bir isim de koyuyorlar; webmaster. Yani öyle aştık ki biz master olduk abi, guru olduk.

Günümüzde internet ve internet sayfalarıyla ilgili diğer bir klişe de “kanun geliyor, site yaptırın, yaptırmazsanız bittiniz” gibilerden tehditvari sloganlarla müşteri kovalama çabaları. Şimdi kimse bu yasanın getirilerini bilmiyor, gelin sitenizi yapalım diyen adamlar da kanunun istediklerini bilmiyorlar. Tek çıkarları iki klavye vuruşu ile hazır template web sitelerinin sloganlarını, paragraflarını değiştirmek ve “tataa” alın size web sitesi. “Ne yani, bir alanadın var, explorera giriyorsun ve karşına bir site geliyor, daha ne istiyorsun.”

Türkiye’de internete global şekilde yaklaşan az kurum var. İnternet kullanıcı ile kullanıcıya seçenekler sunan web sitesini bir göz temasına getirebilen yegane kuvvetli araç. Karşınızdaki sizin her hamlenizi yapmaya hazır, ileri git dersiniz gider, geri dön dersiniz döner. O sizde ise sizden bir şeyler almak ister. Fakat bunu verebilmek, onunla iyi anlaşmak henüz buraların önemli konularından değil. “Bir web sitemiz olsun da itibarımız sarsılmasın” anlayışı oturmuş durumda.

Bir de böyle Flash animasyonları, filmler böyle çicekler böcekler. Yahu, ben bir anahtar firmasının web sitesinden ne bekleyebilirim ? Bunu düşünmek önemli olan. Siz ona animasyonlar sunun efendime söyleyeyim böyle uçan anahtarlar yapın o onu ilgilendirmemektedir. Adam oraya şubelerinizi öğrenmeye gelmiştir belki. Ona en etkili, en hızlı belki görsel biçimde bunu anlatacak bir yapıya sahip olması önemlidir sitenizin.

Son zamanlarda buna biraz da olsa dikkat ediliyor, ama bu dünyaya baktığımızda Türkiye’de çok çok az. Bakın çoğu yerde “design engineer” lar var. Bu adamlar sitenizin mouse imlecinden tutun, arama butonunun şekline kadar, menülerinizin yatay, dikey olmasından sayfanızın üç sütunlu olmasına kadar bizim “ne var yahu, onu biz tasarlarken zaten düşünüyoruz” dediğiniz şeylerden kamyon kadar para kazanıyorlar.

Neden? Çünkü bir web sitesinin milyonlarca dolar getirebileceğini keşfetmişler.

İşte Türkiye bunu keşfetme arefesinde. Dileğim o dur ki bunu kötü deneyimlerle kefşetmeyelim. Bizim en kötü şansımız burada ilşini seven adamların işini yapamaması. Yıllarca matbaalarda dolaşmış, artık işsizlikten web siteleri yapmaya başlamış ajanslar ellerindeki işe ne yazık ki bir mühendislik işi gibi yaklaşamıyorlar. Bunu da beklemek doğru değil zaten. Burada esas problem müşterilerin yaklaşımı.

Umuyorum yakın zamanda bu problem de anlaşılacaktır.

 

Uzun bir aradan sonra merhaba.

Düşünüyorum da doğumumuzdan itibaren başkaları tarafından belirlenmiş bir istikamette, onların sınırladıkları duvarlar arasından süzülüyoruz. Kimimiz önden kimimiz arkadan birbirini takip ediyor. Fakat herkesin yolu ortak. Bunu büyük bir damar olarak düşünebiliriz, içinde milyonlarca kılcal damar var. Herkesin yolu ayrı gözükse de, herkes esasında aynı yolda.

Ne ki şimdi bu dediğinizi duyar gibiyim. Herkes bilgisayar ve dolayısı ile teknolojinin inanılmaz hızlı gelişiminden yakınır. Kimileri artık yeni teknolojileri öğrenemediğini söyler. Fakat her zaman birileri öğrenir, bir yere kadar karnını doyurur sonra yine upgrade olur.

Bundan 7-8 sene önce, çok uzun gelmiyor daha dün gibi sanki, her yer Java Applet’leri ile doluydu. Dhtml menüler zortlar, sayfalar gereksiz efektlerle açılır, çoğu sitenin arkasında midiler çalardı. Anımsarsanız yüzünüzde tebessüm olacaktır değil mi?

Fakat şimdi dönüp inşaa ettiğimiz şeylere baktığımızda farklı bir tebessüm var yüzümüzde. Belki gurur denebilir buna. Neden? Oldukça optimize edilmiş, tablesız, MVC sistemlerini sonuna kadar kullanan, kimilerinin küçümsediği o internet sistemleri artık bir sanat olmuş durumda.

Peki acaba bundan sonra ne olacak. Romalılar gibi doyuma ulaşıp yerle bir mi olacağız? Ben pek sanmıyorum. Dedimya, yeni doğanlar için yeni yolları biz geliştiriyoruz zaten. Daha şimdiden birbirinin aynı, taklidi, klon onlarca sistem doldu. İnternet sanal bilgi alanı olmaktan ziyade bir çöplük oldu. Bunu fark eden, bilgileri toparlayıcı hedefi olan sistemler yükselişe geçti ki en güzel örneği Facebook ve Youtube sanırım.

Sağa bakıyorsunuz ajaxla süslenmiş içeriği olmayan binlerce blog, sola bakıyorsunuz binlerce dostluk sitesi, forumlara değinmeyeceğim bile. Fakat artık browser içinden çalışan ve birilerinin “bak bu güzel” diyip herkesin “huraa” diyerek saldırdığı web 2.0 denen şeyin de sonu geliyor gibi. Zira web 3.0′ın çıkacağı da duyuruldu. Gelişen internet bağlantılarının faydasıyla ben artık daha gelişmiş browserların ortaya çıkacağını, klasik sunucu-istemci olayının text based ya da max. flash arayüzlü sistemler yerine oldukça işlevsel, olmazsa olmaz sistemlere geçiş yapılacağını düşünüyorum.

En azından düşünüyorum evet. Zira sıkıldım artık Ajax’tan, word press’ten, rss’ten, css’ten. Artık aynı kokuyor sanki hepsi. Bu doyuma ulaşmanın farkında olan Microsoft SilverLight’ı çıkartmayı deniyor, ama acaba ne denli başarılı olacak.

Sözün özü şu güne kadar öğrendiğim tek şey, siz teknolojiyi yaratın kazanın. Siz teknolojiyi taklit edin az kazanın. Siz doyuma ulaşmış sistemleri kullanın kaybedin.

Tagged with: