Şu sıralar adaylık, aday adaylığı kelimeleri çok popüler. Düşündüm de, herkes bir siyasi olmak için gerekenleri biliyor gibi, siyasetin devamlı içine çekiliyoruz, paçalarımız gergin. Bir de pek de umrumuzda olmayan bilim dünyasına bakalım, bir mühendis adayının notları ileride keyifle okunabilir. En azından ben tebessüm edeceğim sanırım.

Aman yarabbim. Bilgisayar. Hani çocukluğumuzda ancak Hollywood filmlerinde gördüğümüz bir ekran, bir kasa, kablolar güruhu. Karşısına oturup köleleştiğimiz alet. Anlayanın da anlamayanın da işinin düştüğü “şey”… Biz bu aletin uzmanları Türkiye’de nasıl yetişiyor, Türkiye’de bilişim sektörü ne hallerde, bilgisayar mühendisliği öğrencileri nasıl eğitim alıyor gibi konular üstünden hafifçe geçeceğiz, tabi bir adayın dilinden.

Bana göre bilgisayar mühendisliği Türkiye’de anlaşılamamış meslekler arasına çok rahat girebilir. Örneğin bir toplulukta mesleğiniz sorulup, cevabınız alındıktan sonra “uff, süper, şahane” tepkileri gelir genelde. Lakin esasında kimse ne iş yaptığınızı bilmez. Sadece hoş bir söylenişi vardır, mühendistir bir kere. Hele bilgisayar! Baksana, her yer bilgisayar; “Bu adam ileride kesin köşe olur… İrtibatı kopartmayalım.”

Bir de bunun akademik ayağı var ki, o çok daha kötü. Zira bu bahsi geçen mesleğinizi beğenen kişiler mesleğinizi “bilmedikleri” için belki de o tepkiyi verirler. Lakin bu işin ehli “eğitimci” kabul edilen kişilerin de diploma haricinde bu kişilerden çok farkı yoktur. Tek farkları onlar “off” demez, “off” dedirtirler, bunu kendilerine hak görürler adeta. Bilindiği üzere Türkiye’de çoğu mühendislik bölümünde hala belirli standartlar yoktur. Bu da mühendislik sektörlerinde büyük bir dağınıklığa sebep olmaktadır. Bilgisayar Mühendisliği de böyledir. Pek çok üniversitede alınan mesleki dersler benzer gözükse de yapı itibari ile aralarında çok büyük farklar vardır. İleride mesleğimizi doğrudan etkileyecek bu derslerin içeriği genelde özenle seçilmezler. Örneğin bazı okullarda programlama dersinde, oldukça paslanmış bir dil olan Fortran öğretilmekte, çoğu dilin temel yapısı olan C küçük görülüp es geçilmekte, böylece yazılım sektörüne yönelecek öğrencilerin çoğu daha alt yapısını bilmedikleri projelerde tökezlemektedirler. Bu sebeple sektörel eğitim veren kurumlar Türkiye’de gerçekten güzel ekmek yemektedirler. Bu Türkiye’de en azından bilgisayar mühendisliğindeki eksikliği rahatça gözler önüne sermektedir. Siz de iyi bilirsiniz ki “mühendis” diploması alan kişiler, kendilerine güvenmeyerek bilimum yerden sertifika alma çalışmalarına girerler. Tüm bunların sonucunda ise esas amacı ülkesine hizmet etmek olması gereken bilim dünyasının taze mühendisleri daha ne yapacaklarını bilmediklerini büyük bir dünyaya adım atarlar, yada yaka paça atılırlar.

Çaylak mühendislere güvenmeyen birçok köklü firma alım yaparken genel yetilerini ölçtükleri mühendisleri, aldıkları eğitimlere çok önem vermeden işe alırlar, çekirdekten çaylaklarını yetiştirip kendileri için kalifiye bir eleman haline getirirler. Bu bakımdan bazılarına göre “iş, işte öğrenilir”. Bu kişiler elbette şanslı olanlardır, bir de işe giremeyip hayatın tokatları ile işini kendi kendine öğrenmesi gerekenler vardır ki, o çok ayrı bir konu. Fakat tüm bu konuların kaynağı sorgulandığında tek adrese çıkılmaktadır. “Eğitim”. Evet, Türkiye’de her konuda bulunan belki de en büyük eksiklik.

Şimdi son sınıfa başlamak üzere olan bir adayın genel izlenimlerine bakalım. Eğitiminizde yabancı dil büyük önem arz etmektedir. Bu bakımdan ilgili hazırlık aşamasını atlar yada tamamlarsınız. Bu husus genelde standartlaşmıştır, çoğu mühendis bu yılı “yatma yılı” olarak kabul eder. Zira çoğu zaten lisede hazırlık okumuş lakin süper eğitimin getirisi ile öğrendikleri dili birkaç senede unutuvermişlerdir. Bu hazırlık yılı tazelenme ve üniversiteye adapte olma yılıdır. Sonra akademik yıllar başlar. Kimya dahi alabilirsiniz. Genel matematik derslerinden sonra yavaş yavaş programlamaya girersiniz. Tabi hayalinizde o yeşil devreler, o kabloların tasarımı falan vardır. Ama beklemeniz gerekir elbette, herşeyin bir sırası vardır. Sabretmeyi öğrenirsiniz. Sonraki sınıflarda karşınıza mühendislik matematiği, lineer cebir gibi önemli dersler gelir. Sonra sabrınız muradınızı yanında getirir. Devre analizi, devre tasarımı bilimum devre şeysi alırınız. Lakin bir türlü uygulayamazsınız o devreleri. Hep tahtada hep kağıtlarda. Ses çıkartırsınız, hemen bir “höt” gelir. Karar verisiniz. Yazılım en mantıklısı, en azından uygulamanızı kendi evinizde geliştirebilirsiniz, hem sektörde de yükselişte bu dal, herkese de lazım. Evet evet, yazılım en güzeli. Ona da değer verilmez. Çoğu öğretim görevlisi “elektronik” mezunu olduğu için tahtada C anlatır tıpkı devre derslerini anlattıkları gibi. Bu sefer deneyimlisinizdir, ses çıkartmaz ve söz dinlersiniz. Nasıl olsa kendi kendinizi geliştirebilirsiniz. Bu sefer programlama dillerini küçük görüp, makina dilini size verirler. Lakin bunu da uygulayamazsınız, belki birkaç ışık yakıp ses çıkartabilirsiniz mezuniyetinize az kala, ama o kadar, bu kodları ezberlemek en iyisidir. Mikroişlemciler, robotik gibi dersler alırsınız. Heyecanlı bir öğretim görevliniz ve donanımlı bir labaratuvarınız yok ise bu derslerin janjanlı adları ile sadece övünebilirsiniz. Düşünsenize robotik ve kağıt üstünde yazılı olmak. Böylece alırken kalbinizin hızla çarptığı dersler, sınavda kalbinizi zorlar. Kağıt üstünde bilgisayar mimarisi çizersiniz.

Tabi öğrenciler de artık garipleşmiştir. Kimi rahat, kimi gergindir. Bazıları her bölümde olduğu gibi kafayı akademisyen olmaya takar, çalışır da çalışır, unuturlar ki yine kapılarında kabul için uyudukları kişiler onları aşağı gören elektronik mühendisi olan öğretim görevlileridir. Heyecanı kalmamış bu hocaların imkansız tezleri ile çürürler, ekmek ve aslan ile tepişir dururlar. Kimiler PR denen nesneyi keşfeder ve kendilerini pazarlarlar. Danışmanlık yapıp oradan oraya koştururlar. Kimileri kendi şirketini kurmaya çalışır, kimisi memur, kimisi patronun kölesi olur. Kimse ne yapacağını bilmez, artık sadece o ulvi nesne, “diploma” için uğraş verirler. Eğitim alamazlar, öğretimin nasıl yapılacağı bilinmez. Konunun uzmanları değil, konunun yanından geçenler tüm kaprisleri ile sizlerledir. Herkes kendi dersinin en önemli olduğunu iddia ettiğinden tarih dersinin projesi için arkeoloji müzesini gezebilirsiniz. Kiminin ise sert kuralları vardır. Mesleğinize yardımcı olduğunu düşündürür başta, sevinirsiniz, sonra sayfalarca ezberi görür ve yine uygulamasız nasıl mühendis olacağınızı kara kara düşünürsünüz. Ama unutmamalıdır, sonunda o diplomaya kavuşacaksınızdır, asıl sorunun o zaman başlayacağına eminsinizdir artık.

Geriye dönüp bakarsınız, büyük keyifle, heyecanla girdiğiniz o bölüm, o şahane meslek şimdi gözünüzde bir anlam kazanamamaktadır. Düzgün bir eğitim alamamışsınızdır. Anlaşılmaz olan mesleğiniz sektör tarafından da bilinmez, her birinin öğrenilmesi seneler alan nitelikler beklenir sizden. Aynı zamanda genç olmanız da istenir, kısacası mehdi bekler gibi beklerler o adayları, ama en sonunda acı deneyimlerle öğrenilir ki bu işler karışık işlerdir. Hem sektör bilmez sizi, hem siz bilmezsiniz sektörü. Çoğu kişiyi görebilirsiniz orada burada freelancer web programcısı, sistem programcısı olarak. Bazıları bilgisayar dahi satmaya başlar, bazısı artık başka bir bölüm kazanmıştır.

Sonra sorarlar, neden biz de “onlar” gibi olamıyoruz. Herşey bizde de yok mu? Bak üniversiteler, bak gençler pırıl pırıl, bak üç kuruşumuz da var bu uğurda harcayacağımız… Hmm, olmuyor sanırım. Sanırım kafalar asıl değişmesi gereken. Oturup birileri mühendislik ne anlatmazsa, mühendislik standartları belirlenmezse, eğitimciler bilinçlendirilmez, sektörde pay sahibi iş adamları bilgilendirilmez ise Türkiye hala daha böyle kafası karışık gezecektir, en kötüsü kafasının neden karışık olduğunu dahi bilmeyecektir.

Bundandır ki, bir bilgisayar mühendisi adayı bana göre, bu devirde, kendi kendini yetiştirmektir ana mesele. Bol okumalı, yazmalıdır. Sonra çalışmayı yavaşça sevecektir mühendis. Ezberden öteye geçecek ve uygulamaya başlayacaktır. Okuduğu için projelerde zorlanmayacak anlayamadığı noktaları araştıracaktır, yazacaktır, eksiklerini ve nasıl adımlar atması gerektiğini öğrenecektir. Kanındaki heyecanı kaybetmediyse girişecektir doğru adreslere, münazara edip hayaller ile gerçeklerin buluşturulup nelerin üretilebileceğini görecektir. Geliştirecektir kendisini. Fakat hala öğrencisi ile iddialaşan, onu disiplinize etmek için sınavlarından bırakan da bırakan, bir şey öğretmeyen, bir öğrencinin en değerli varlığı olan “zamanını” heba eden eğitimciler olduğu müddetçe mühendisler, çalışmayan, okumayan, yazmayan, umutsuz, hayal kuramayan böylece üretemeyen mühendisler olarak mezun olacaklardır.

İşte bir bilgisayar mühendisi adayı önünü, geçmişini böyle görüyor. Elbette ışık var, fakat bunu herkesin göremediği açık. Umuyoruz ki yakında biz de ışıklar saçan, parıldayan bir nesile sahip oluruz, yetişiriz, yetiştiririz.

Staj

On 05 Nisan 2007, in Fikriyat, by Abdullah Önden

:) Evet, nedense staj kelimesi duyulduğunda herkeste bir tebessüm hali oluşuyor. Belki genel kavramları içinde çay taşıma, klasör getir-götür, fotokopi olduğu içindir.

Peki ya staj nedir? Ya da staj denilince akla üstte yaptığımız tanım mı gelmeli? Bu mudur?

Yurt dışından örnekler vermek beni feci üzse de staj hususunda da bizden çok ilerideler. Dışarıda stajın işten çok farkı yok. Deneyimlerini sizle paylaşmak, sizi gelecekte yanlarında görmek istemeleri bunun temeli. Fakat Türkiye’de staj denince insanlar güler, bazıları naylon der bazıları o iş kolay der. Herkes der. Lakin deneyim almak, kendini geliştirmek… Bunlara önem verilmez. Yap, geç.

Bu sene yine staj, yine arayış, yine “acaba hayallere, yaratıcılığa, düşüncelere önem veren birini bulabilecek miyiz?” derdindeyiz.� Hmm. Belki. Belki vardır yahu buralarda da hayal kurabilen birileri…

Staj mı :) O kolay ya…

Tagged with:  

Hayaller Diyarı

On 24 Ocak 2007, in Fikriyat, Öteler, by Abdullah Önden

ötelerin ötesi, bulutların ardı, sıra gelen dağların yol verdiği şahane, altından nehirler geçen, yağmurun eksik omadığı ama güneşin de devamlı ısıttığı bir beyazlık sanki. herkes farklı, herkes aynı görür onu. sıcaklığına sığınanlar olur taşlayanların yanında. oysa ki bilirler sevdiklerinden taşladıklarını, sadece kafalarının karışık olduğunu, üzgün olduklarını.

karmaşa ve gürültü yoktur ötelerde. sahil kenarında yapayalnız yürümek isteyenler, korkularından sıyrılanlar keşfeder belki. burada ses yükseltmek de yoktur. lakin geçince sınırlardan dağlara haykırmak serbesttir, sonra keyiftir geri dönen tınıları dinlemek, yanlışları.

her şey karmaşık, her yer kaos, her yer kokuyor? öyle mi? nereden geliyor bu yaradılış işkencesi, nereden gelmeli buranın çıkış kapısı, ya da neden bekliyoruz ki bir şeyi. neden almıyoruz onu, neden tutmuyoruz ucundan. hayaller çok mu zor. hayaller çok mu uzak. nedir onların yaratıcısının karmaşası.

dünya. dönüyor durmadan. yoruyor bedenleri, coşturuyor ya da anlamak istemeyenleri. koşturuyor sorgulamayanları, yoruyor şanssızları. bağırıyorsun? bağırıyorsun ama yankı yok? bağırıyorsun ama sen bağırdığını hissetmiyorsun. sususyorsun. yerde yatana bakıyorsun, sonra üstündeki karartıya bakıyorsun, sonra nefesindeki hırıltıyı duyuyorsun, sonra, sonra…

ağlıyorsun, kahkahalara boğuluyorsun, sonra titreyip koşmaya başlıyorsun, kaçmaya çalışıyorsun, kaçtıkça peşindekiler çoğalıyor, daha hızlı, daha hızlı, liflerin kopana kadar koşuyorsun. koşuyorsun.. koşuyorsun… sonra düşüyorsun. yuvarlanıyorsun…

yumuşaklık.

hissizlik.

kaldırıyorsun kafanı.

beyazlık.

burası diyorsun… burası “hayaller diyarı”.

(not: diyarından alındığı için büyük harf yoktur.)

Tagged with: